8 Mayıs 2020 Cuma

Babamın Öldüğü Gün

7 Ocak 2020 günü, saat gece yarısı 1 civarıydı. Telefonum çaldı. Açtım, o günün akşam üzeri saatlerinde de konuştuğum doktorla tekrar konuştum. "Hastamızın durumu ağırlaştı, gelin" demişti.

O anda babamın öldüğünü biliyordum.

Apar topar hastaneye gittik. Kısa bir bekleyişten sonra yoğun bakım bölümünden doktor, hemşire ve güvenlik görevlisi üçlüsü çıktılar. Filmlerdeki dizilerdeki klasik sahneyi yaşıyorduk. "Hastamızı kaybettik" dedi bir saat kadar önce telefonda konuştuğum doktor.

Babamın öldüğünü artık iyice biliyordum.

Olması gerektiği gibi; annem fenalık geçirdi, kardeşim ağlama krizine girdi. Ben de olması gerektiği gibi ayakta durdum, bir onu tuttum kaldırdım, bir gittim öbürüne sarıldım. Ağlamadım.

İki saatlik yasal bir bekleme süresi varmış, sanırım ölen insanın dirilmesi ihtimaline karşı alınan bir önlem. O acı iki saat geçtikten sonra babamı getirdiler sedyeyle. Çenesi bağlanmış.

Babamın cansız yüzündeki uzamış beyaz sakallarını okşarken babamın öldüğünü hala biliyordum.

Sabahı bir şekilde ettik. Annemler Torbalı'ya döndüler, iki kuzenim (birisi kuzenim değil abim ama farklı anne babadan) yanımda kaldılar. Sabah morgdan aldık babamı. Hasta bakıcı yüzünü bana göstermek istedi, teşhis etmeliydim. Reddettim, görmek istemedim. Çok haklı bir cümle kurdu, "buradan kırk beş kilometre öteye götüreceksiniz naaşı, ya yanlış insansa" dedi. Doğru söylüyordu, görüp teşhis etmem gerekiyordu. Tekrar gösterdiler babamın yüzünü, bu sefer ağzından gözünden akıntıları vardı. Kesin ölmüştü işte. Yarım saniye kadar yetti bana görüntü. "Evet bu, tamam kapatın" dedim.

Yeni bir sözcük öğredim: Gasilhane. Ölülerin yıkandığı yer demekmiş. Torbalı mezarlığına geldik, oradaki gasilhanede yıkanacaktı babam, imam tarafından. Tabuttan çıkarıp üç dört kişi yüklenip yerleştirdik taşa. Epey ölüydü babam. Hatta ufaktan kötü kokmaya başlamıştı. Bir başka kuzenim geldi yanıma, amcamın oğlu. Dört sene önce kaybetmişti babasını, amcamı. Beni uyardı, "yıkamaya girmen konusunda ısrarcı olurlarsa diren" dedi, "ben babamın bedeni yıkanırken baskıya dayanamayıp girmiştim, hoş bir tecrübe değil. Babamı hala öyle hatırlıyorum. Eğer çok gerekli ise birinin girmesi, sen girme amcoğlu, ben girerim" dedi. Kimse bana içeri girmemi teklif etmedi. Girmedim yıkama merasimine. Oradan aldık babamı yaşadığımız siteye getirdik.

Cenaze arabasının arkasında bir tabuttaydı babam. Üzerinde Arapça yazıların olduğu o malum yeşil kumaşla örtülmüştü tabutu.

Yine insanlar ağladılar, gelip bana sarıldılar. Baş sağlığı dilediler. Gereken cevapları verdim hep, gerektiği gibi de davrandım. Ben yine ağlamadım. Hatta şu anda hatırlayamadığım birisi bana nasıl olduğumu sordu. Aşırı aptalca bir soru değil mi, öyle bir an için? Ellerimi açıp hafif gülümseyip "bilmem" dedim vücut dilimle. Benim henüz şokta olduğum teşhisinde bulundu şu anda kim olduğunu hatırlayamadığım dahi birey. Şoktaydım herhalde.

Muratbey Camii'ne gittik. Tabutu o gıcık soğuk taşa yerleştirdik. Bekledik. Bekledim. Taziyeleri kabul ettim. İnsanlarla tokalaştım, sarıldım. Babamla ilgili hikayeler anlatan amcaları dinledim. "Bırakmak lazım içkiyi" diyen amcaları dinledim. Tam ne kadar sürdü bu mesai bilemiyorum. Nihayet vakit geldi, cenaze namazı kılındı babamın. En önde duruyordum, gene yapmam gerekenleri harfiyen yapıyordum. Namaz kısacık sürdü. Çok kısa, çok çok kısa sürdü. Sanki on saniyede başladı bitti. Birden hücüm etti insanlar babamın içinde olduğu tabuta. Ben de omuz verdim ama hızlıca kaydı omzumdan o tabut. İnsanların üzerinden pıtır pıtır kaymaya benden uzaklaşmaya başladı.

Ağladım. Babamın öldüğünden emindim artık ve gidiyordu, santim santim gidiyordu uzaklaşıyordu benden.

Mezarlığa geldik. Babam ve amcam bir iddiaya girmişlerdi yaşarlarken. Bu iddiaya girdikleri ana ya da daha önce girdikleri bu iddiayı birbirlerine hatırlattıkları ana şahit olmuştum. Hangisi emin değilim. Kim önce ölürse annelerinin, rahmetli babaannemin mezarına gömülecekti. Sonra ölen ise babalarının, rahmetli dedemin mezarına.. İkisi de annelerini daha çok severlerdi ve babalarıyla çok anlaşamazlardı. İddiayı amcam kazandı, 2014 yılının Ekim ayında babaannemin üzerine gömüldü. Babamaysa kendi ifadesiyle "kara çavuş"un üzerine gömülmek kaldı. Kara Çavuş'un, benim sekiz yaşına kadar görebildiğim ve harika bir dede olduğunu bildiğim adamın mezarı kazıldı. Tabut açıldı. Ben, amcoğlu ve babamın dayıoğlu girdik mezara. Babamı yerleştirdik. İmam bazı talimatlar verdi, yüzü şu yöne gelsin gibi. Sonra ben ve amcoğlu çıktık. Babamdan iki üç yaş büyük olan dayısının oğlu kalan işleri yaptı. Sonra yine herkes acele etmeye başladı, camiden çıkarken olduğu gibi. Haldır huldur toprak atıldı babamın üzerine, ben de attım ama çok hızlı doldu o koca çukur, çok hızlı, yine sanki saniyeler içinde. Sanki hınçla doldurdu insanlar çukuru. Kimsenin yardımcı olmamasını tercih ederdim yemin ederim. Bir iki saat boyunca yavaş yavaş o çukuru ben, tek başıma doldurmak isterdim. Beş dakikada gömdük babamı.

Yine ağladım. Bu sefer daha şiddetli ağladım. Camiden çıkarken ağlamıştım ama büyük bir savaş verip kendimi tutmayı başarmıştım. Bu sefer de savaş veriyordum ama kazanamıyordum. Aynı babamın sağlığında söylediği şeyi yaşıyordum. Sözde çok sevmediği babasının cenazesine dair hikayesini anlatırken şöyle demişti: "Senin elinde olmuyor, gözlerine hükmedemiyorsun, pıt pıt akıyor oradan..." Ben de hükmü ve kontrolü artık kaybetmiştim ve ağlıyordum. Babamın dayı oğlu, İsmail Amca geldi yanıma. "Oğlum sen bari yapma" dedi, "ben de çok zor tutuyorum kendimi" dedi. Evet hala ağlamamalıydım. Dakikalar içinde toparladım kendimi.

Günün devamı klasik hikaye. Evimizde onlarca insan, ağlaşmalar, Arapça şarkılar söyleyen yanık sesli bir teyzenin sesi geliyor salondan... Ben kendi odamdayım, erkek misafirleri eyliyorum...

Tüm sorumluluklarımı tamamladıktan sonra yakınlarımla dışarı çıktım. Amcoğlu tekel bayii işletiyor. Onun dükkanına gittik, kepenkleri de üstümüze kapattık. İçtik, güldük, sohbet ettik. İki üç kez Faruk Hoca'ya kaldırdık içkilerimizi, tokuşturduk. Kafaları bulduktan, saat yeterince geç olduktan sonra;  o kadar da yakınım olmayan insanlar evlerine gittiler. Amcoğlu ve bir başka yakın kuzenimle içmeye devam ettik biz. Ve bu sefer beni durduran olmadı, aksine cesaretlendirdiler. Eşşekler gibi ağladım.

Faruk Hoca gitti.


4 Mayıs 2018 Cuma

Kendisi

Öğrencilerime bir ödev verdim: Sevdiğinizi birini anlatın. Annenizi, babanızı, kardeşinizi, kuzeninizi... Rümeysa sordu üstüne, "Öğretmenim sizi anlatsam olur mu?". Olur kızım o da olur dedim. Beritan sordu, "Şiir yazsak ya?".

Şimdi burada, Rümeysa kimdir, Beritan kimdir, ben ne ara öğretmen oldum; tüm bunları münasip bir yerimden mi uyduruyorum... açıklamaya girişmeyeceğim. Hızlı özet: Ücretli öğretmenlik yapıyorum, dördüncü sınıfların sınıf öğretmeniyim ekim 2017'den beri. Ben, öğrencilerime verdiğim ödevi yapmak üzere oturdum klavyenin başına. Sevdiğim birini anlatacağım.

Fiziksel özellikleriyle gireyim: Kıvırcık kahverengi saçları var, kocaman kocaman gözleri. Uzuun kuğu gibi bir boynu var. Üst dudağının ortasında ufak bir çıkıntı var, pek sevimli. Başkaa, uzun uzun kirpikleri var. Canlandırın işte gözünüzde. Sonra elleri... Serçe parmakları küçük kalmış, gelişmemiş, öyle anlattı bana. Bin tane eli tutsam yalnızca serçe parmağıyla teşhis ederim kendisini. Boyu bir yetmişe yakındır, kilosu elli civarında, fit bir insan. Bir kızdan bahsediyorum ben bu arada.

Huyu suyu da sıfatı gibi güzel bu kızcağızın. Bana güzel yani. Eğer keyfi yerindeyse müthiş eğlenceli. Benim gibi saçma sapan bir adamın saçma sapan hallerini tavırlarını seviyor, benzer saçmalıklarla ayak uyduruyor. Yanında En Rahat Saçmaladığım İnsan Ödülü'nü buradan kendisine göndermek istiyorum. Tutarım bir şarkının kulağından deviririm bu tarafa, öyle çirkin öyle aptal söylerim ki şarkıyı, aldığım tepki eğer olumsuz olsa daha sonra kendimden utanırım. Ama bu kız katıla katıla gülüyor o halime benim. Çok güzel Kurabiye taklidi yapar kendisi de. Şırek'teki Kurabiye. "Ye beni tüuuu" der, ben de ona katıla katıla gülerim mesela.

Seksenler doksanlar müziğinden ve hatta genel olarak o dönemlerden hoşlanır. O dönemlerin daha çok yabancı hit şarkılarını sever ama yerlilerini de bilir ve sever. Yıllar önce hatırlarım, emesendeki durum bilgisi "la isla bonita" idi. Düşünün artık. Ve ben böylece dinlemiştim şarkıyı. Mor rengi çok severdi eskiden, hala sever de eskisi kadar değilmiş. Ama bence hala bir numaralı rengi mordur. Çok da yakışır kendisine. Mor bir montu vardı, sene tee 2009. Ama bence en çok kırmızı yakışır ona. Öznel bir yorum, ben çok seviyorum kırmızıyı, ondan büyük ihtimalle.

Pek ağlaktır kızımız. Bir şeye kızmasın üzülmesin içerlemesin hemen o kocaman kocaman gözleri dolar, yanlarından pıt pıt akar yaşlar. Hiç dayanamıyorum ben de ona. Mal oluyorum. Elim ayağım dolanıyor. Görmeyi hiç sevmediğim bir tatlılığı oluyor o zamanlarda da. Böyle tutup içime sokasım geliyor ama oradan da gülümseyerek çıksın istiyorum. Çünkü en çok gülmek yakışıyor kendisine.

Yaani. Ben çok severim kendisini. 

9 Mayıs 2017 Salı

Atatürk Hakkında

Yahu ben hemen herkesle empati kurabilirim. Harbiden çok gelişmiştir bu empati duyusu/duygusu bende. Bu çok nadir -ve hatta belki de ilk- politik içeriği olan yazım olacak bu arada. Sadece şu kesimle empati kuramıyorum: Atatürk düşmanları.

Benim için Atatürk çok büyük adamdır, nasıl Fatih Sultan Mehmet'ten övgüyle bahsederiz hep, "çağ değiştiren adam" diye. Atatürk de öyle. Monarşiden cumhuriyete taşımıştır bizi, çağ değiştirmiştir bir yerde...

Herkesle empati kurabilirim. Ev arkadaşım vardı, şeriat dedim bir kere, "Allah'ın kanuna yanlıştır diyemem ben" dedi. Onunla empati kurabilirim, kurdum bile, ama o bile Atatürk'ü severdi sayardı.

Yok ama olmuyor, Atatürk düşmanı adamı ben anlayamıyorum. Devrelerim yanıyor nevrim dönüyor aklım karışıyor dengem kayıyor şirazem sizlere emanet... Bir insan neden nasıl niçin, Allah aşkına ne sebeple Atatürk'e düşman olabilir? Yok abi ben anlayamıyorum.

Biraz daha devam edeyim. Atatürk'ün, Mustafa Kemal'in herşeyini sorgusuz sualsiz onaylayan, daha kısa ifadeyle Atatürkçü ya da Kemalist ideolojide bir insan değilim. Ama kendisine bir çok şey borçlu olduğumun farkındayım. Bu borç benim şahsi borcum değil. Hepimizin borcu.

Yanlışları yok muydu, vardı herhalde, vardır muhakkak. Beşer şaşar. Bayılırım bu lafa. Beşer şaşar. O da bir beşerdi, bir insanevladıydı hatalar yaptı. Ama doğruları kesinlikle artı birdir bu adamın, bunun aksini iddia etmek için de ya salağın önde gideni, epeeeey önde gideni, ya da kötü niyetli olmak lazım. Üçüncü bir seçenek göremiyorum ben ve ne salaklarla ne de kötü niyetlilerle empati kurmayı, onları anlamayı başaramıyorum. 

7 Mart 2017 Salı

Türkan

Sizleri Türkan'la tanıştırmak istiyorum. Kendisi ispinozdur. Abim bir ara heveslenip aldı bu pek sevimli kuşlardan, onlar da maşallah pıtır pıtır ürediler, şimdi sayıları on kadar var. Hepsine isim bulunmuş, bu gariban isimsiz kalmış. Baktım bi' tipine. "Türkan bu ya" dedim. "Baksana Türkan gibi duruyor, asil bir hali var, Türkan Şoray'a benziyor..." dedim. Türkan oldu ismi.

Çok kızgınım bu günlerde Türkan'a. Abimden pek yakında öğrendim ki erkek kardeşiyle seviyesiz bir ilişkisi varmış... Ah Türkan vah Türkan. Türkan koyduk lan senin adını, Cersei değil ki! Neler yapıyorsun?! Tamam hayvanlar aleminde tuhaf değildir bu olay tamam da benim kanıma dokunuyor arkadaş. O erkek kardeşini gırtlaklayasım geliyor, zaten minnacık şeyler.


Şu en arkada duran beyaz olan Türkan. Koyu renkli olanlardan biri de kardeşi olacak dallama. Daha az önce abim şey dedi bana, "biraz eksiltmeyi düşünüyorum, dağıtmayı düşünüyorum vereyim sana Türkan'la eşini" dedi. Hiç onaylamıyorum ilişkilerini, hiç. Ama gönül de ferman dinlemez. Alacak olursam dallama kardeşiyle birlikte alırım mecbur. Ayırmak da olmaz yani. Gerçi, evcil hayvan beslemek konusunda bazı endişelerim ve bazı kıllıklarım var. Endişe şu: Ölecek ve üzüleceğim. Kıllık da şu: Sevemediğim hayvanları beslemeyi sevmiyorum ben. Mesela balık beslemem, alıp eline okşayamıyorsun sonuçta. Bu ispinoz denilen bir damlacık kuşlar da pek ürkek, sevdirmiyor kendini öyle ele gelmiyor. 

2 Mart 2017 Perşembe

Düzensiz Uyku Vesayetine Son Verdiğim Gün

Bugün güzel bir gün olacak gibi hissediyorum.

Erkenden kalktım. Saat beş buçuk filandı. Haftalardır süren düzensiz uyku "vesayetine" son verdim. Vesayet sözcüğünü de cümle içinde kullandım ya, sırtım yere gelmez gari. Elimi yüzümü yıkadım. Çay koydum, geldim çöktüm salona, açtım televizyonu, arkada çalsın o tıngır mıngır, bir kaç haber okudum.

Güzel bir gün olacak bence bugün. Hava parlak, yağmur yıkamış gökyüzünü. Dün neydi öyle, sisli buğulu, leş gibi bir gündü. Bugün pasparlak hava.

Birkaç gün önce seriye bağlayıp otuz dört tane iş başvurusu yaptım kariyer.net sitesi üzerinden. Altı tane de "özgeçmiş görüntüleme" aldım karşılık olarak. Bakmalık değil almalık adam olsam ya bir ara. Ama olsun, bugün güzel bir gün, ümitle bakmalıyım hayata, geleceğe.

Uyandıktan sonraki beş dakika içinde bir karar almıştım bugün için. Aylardır elimde sürünen, son yüz sayfası kalmış kitabımı okumaya devam edeyim, paldır küldür bitiririm belki ama şart değil, birazcık da olsa okuyayım demiştim. Uygularım inşallah.

Son günlerde bulmacaya sardım. Çok eğlenceli buluyorum bulmaca çözme işini. Az sonra gider bir gazete alırım.

Güzel bir gün olsun bugün. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

e-) Hiçbiri

Bir aralar edebi tür kaygım vardı. Yazdıklarımın edebi olması kaygısı değil, yazdıklarımın edebi bir türe ait olması bir kategoriye girmesi kaygısı. "Ne yazıyorum lan ben şimdi, öykü desen değil deneme desen değil köşe yazısı makale değil, roman desen alakası yok... nedir yahu bu?" derdim kendime ve bu da biraz ket vurdu yazmalarıma. Başka şeyler de vurdu da ona sonra değinirim ya da değinmem, bilemiyorum. Her neyse, şu anda aniden geldi bir his, bu kaygının uçup gidişi hissi. Öykü değil deneme değil günlük değil köşe yazısı değil... e-) hiçbiri türünde yazıyorum ben. Yazacağım böyle n'olacak.

İş bulamamalarım devam ediyor. Kafayı sıyırıyorum ben de inceden. Ama son iki üç gündür biraz daha farklı bir ruh halindeyim. Eğer hemen bitmezse ki bitmişliği vardır, biraz daha istekli biraz daha çözümler üretmeye teşneyim. Biraz daha umutluyum. Olmadı bu iş de olmadı yandık bittik ne yapacağız kesin aç öleceğim ben... değil de. Tamam bu da olmadı, olmayıversin, o zaman şöyle başka bir yola gireyim... gibi. Ne var aklımda en son? Yüksek lisans. Baktım ösym sınav takvimine önümüzdeki dört beş ay içinde yds ve ales sınavları var. Gireyim alayım bi' puanlar, sonra İzmir'deki üniversitelerin yüksek lisans programlarına başvurayım. Tabii ki ona çok var ağustos eylülde belki. O zamana kadar da iş aramaya devam ederim, olursa oluur olmazsa bir b planım hazırda bulunur. Girerim yüksek lisansa, bursa başvurur çıkmazsa kredi alırım ve böylece babadan harçlık almaya da son veririm, yüksek lisans süresince de yine iş aramaya devam eder ama artık İstanbul mistanbul hiç kasmam. Kötü ihtimalle iki sene daha iş bulamam ama o iki sene sonunda yüksek lisans bitirmiş insan olurum. Hemen ardından yapıştırsam gitsem askere... Döndüğümde -dönersem inşallah- yaşı artık genç değil yirmi sekizinde ama yüksek lisans mezunu askerliğini bitirmiş insan olurum. Bu da çok daha fazla şans yaratır bana. Diye düşünüyorum ben.

Çok güzel hayal kuruyorum ben. Bu yukarıdaki paragraf için demiyorum bunu, o hayal değil plan. Ama her şeyin çok daha hızlı çok daha güzel olacağı hayalleri o kadar güzel o kadar ciddiyetle kuruyorum ki. Nasıl desem, baya baya vakit ayırıp, uyurken yatakta kurmak değil, uyanıkken mutfağa gidip bir sigara yakıp bir çay koyup ciddi ciddi düşünmek. Yürüyerek, kendi kendime sohbet ederek, karşı tarafın da cevaplarını karşı tarafın karakterini de işin içine katarak (tanıdığım bir kişiyse bilerek ,tanımadığım bir kişiyse bir karakter oluşturarak) bazen saatler süren bir meşgale oluyor hayal kurmak benim için. Sigara içenler bilir, sohbetle birlikte çok sigara içilir, hele karşındaki de içiyorsa. İşte o bir kaç saat süren hayal kurma seanslarında sigara sigara üstüne yakıyorum mesela ben, muhabbet akıyor çünkü. Bazen kakam geliyor tuvalete giriyorum ama konuşma yarım kalacak. İnanır mısınız telefonla oynamadığım tuvalet dakikaları geçiriyorum bazen ben. Bu hayaller neyle alakalı oluyor? Her şey anasını satayım. İş güç bulmalı senaryolar çoğunlukta elbet. Ama yeri geliyor memleketi kurtarıyorum. Yeri geliyor mutlu oluyorum!

Sonra son sigara içiliyor, son bardak çaydan son yudum alınıyor ya da sifona basılıyor ve. Gerçeğe dönüyorum. Gerçekler çok sıkıcı gerçekler çok... gerçek.

Geçenlerde kendi kendime bir şaka yaptım sonra dakikalarca güldüm. Çok alem adamım. İş bulamıyorum ya. Dedim şöyle kamyonet gibisinden bir araç bulayım, bir de megafon. Kamyonet mi denir onlara ne denir, çok cahilim arabalar konusunda. Neyse megafonla bağırarak bir ürün ya da hizmetin mahallelere, insanların huzuruna götürüldüğü konsepti düşün işte. Gireyim aracımla elimde megafonumla teknoparklara... "Bilgisayar mühendisi ayağınıza geldi... Si, si-pılas-pılas, java kodlanır..." Hah hah ha. Ulan ne komik adamım değil mi?

Bazen içimde her şeyi başarabilecek bir güç hissediyorum. Değeri anlaşılmamış bir... değer olarak görüyorum kendimi. Çok mu götü kalkık geldi? Olsun, gelsin. Dur o zaman rahatlatayım içini. Bazen de kendimi çok değersiz hissediyorum. Gereksiz. Bir kuzenim bana şöyle seslenirdi: İşe yaramaz. Hah işte öyle. Sırf bu yüzden basit işleri yapınca mutlu oluyorum. Babam çarşıya gönderiyor, sevdiği bir çerezci var, kabak çekirdeği alıp geliyorum oradan. Bir iş başardım, yaşlı (elli bir yaşında) babacığım yorulmadı, gidip çarşıya o kabak çekirdeğini ben aldım! Annem dün şey dedi, oğlum kömür bitti aşağıdaki bakkalda satılıyor alalım mı beraber dedi. Sevindim, atıldım göreve. Minnacık annem var zaten, yardım etmek istese de çok edemez ama tüm tekliflerine rağmen reddettim yardımı, sırtıma vurdum bir çuval kömürü, yaklaşık elli metre taşıdım, eve getirdim. Eve kömür getirdim. Ben getirdim! Bu kendini değersiz, işe yaramaz hissetme halinin yanı sıra şey de var. Mahcubiyet. Geldik bilmemne yaşına hala babamızdan harçlık alıyoruz yahu... mahcubiyeti. Bir ay önceydi herhalde, staj yaptığım şirkete gittim, staj belgelerimi imzalatmak için ama defter imza filan işin kılıfı. Ben hala boştayım işsizim ve sizin şirkette staj yapmıştım ya ben hani... İşe mi alsanız beni ne yapsanız ki? Almadılar. Ben açıkça bunu söylemedim de, olmadı yani çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Geri dönüyorum evime nasıl sinirliyim nasıl üzgünüm ve nasıl mahcubum. Babama gittim ilk iş. Daha önceden konuşulmuştu, yedi senedir giyiyorum aynı montu, artık sana yeni bir mont alalım diyordu babam. Baba dedim, istemiyorum ben mont. Niye la filan dedi, gerek yok dedim, işe girersem kendim alırım işe giremezsem de bir kış daha götürür beni bu, zaten bakarsın askere giderim ne gerek var yeni monta vesaire. Alsaydık oğlum filan dedi, cuk dedim istemiyorum boşver. Ceza kestim kendime. Arkasındayım da bu gösterdiğim tavrın. O günden sonra fermuarı bozuldu montun, sadece düğmelerini ilikleyerek kullanıyorum şimdi. Gerçi o, terziye götürsek on liralık iş de, erteliyorum işte. Çok fakir edebiyatı gibi oldu son kısım, fermuarım da bozuldu ağğbi, üşüyorum ağğbi... Öyle değil.


12 Aralık 2016 Pazartesi

Benden Selam Olsun Dalyüreğe

Herkes gerçekleri sevmez. Gerçekleri, herkes sevmez. Bu tonlamayla daha anlamlı oldu. Seven de vardır yani de sevmeyen de vardır. Ama en sevdiğini iddia eden bile bir an gelir sevmez olur. Sonra gene sevebilir de. Amma geri vites amma patinaj yaptım.

Bazen bir çift kulak arıyorum beni dinleyecek, lafımı kesmeden, kendi hikayesine dönmeden... merakla, merağını belli eden bakışlarla beni dinleyecek. Bulamıyorum anasını satayım. Beni dinlemeyen insanlara da çok anlatmam ben. Sonra sen sessizsin... Ebenin... En anlamsız en gereksiz hikayemi bile can kulağıyla dinleyen bir insan vardı, yok artık o da. Özlüyorum herhalde ne bileyim. İnsani bir duygu o da. Özlemekten utanılmaz, değil mi?

Ben çok sevmem gerçekleri. Bazen de severim. Görürüm gerçekleri de kaçmayı severim.

Bir de acıktım ki sorma. Ne var evde yiyecek? Zeytin (yeşil zeytin, kendimiz çizdik kurduk yaptık, bayılırım) ve bal. Bazlama aldım bir de, gece on birde bakkalda kalmamış ekmek bazlama kalmış onu aldım. Çay yapmıştım bitti, tekrar yapsam... sonra ağlıyorum reflü de reflü diye. Yapmasam daha iyi. Ihlamur yaparım belki. Geçen gün ıhlamur yaptığımız cam demliği kırdım. Benim suçum yok aslında, havalar çok soğuk ya, foşş diye kaynar suyu içine dökmek belki benim suçum olabilir, laps diye çatlayıp dibini bıraktı o da zemine. Ama çok düzgün çıktı o dip oradan. Normal çaydanlık üstünde yaparım ıhlamuru n'olacak.

Gerçekler diyorum diyorum giremiyorum konuya. Bir arkadaşım var mesela, pek sever gerçekleri. Gerçekçi olmayan filmleri kitapları bile sevmez. Yani bu onun ifadesi, gerçekçi sözcüğü burada çok doğru değil bence, Yüzüklerin Efendisi'ni sevmez mesela, gerçekçi değil diye, gerçekçilik burada ayrı bir kavram; yaratılan o evrendeki olaylar kendi mantığı içinde gerçekçidir bence. Kurgusal filmleri sevmiyorum dese daha güzel olur, yarın diyeyim kendisine. Ben severim kurguları, bu dünyada olmayan beni başka başka alemlere götüren, gerçek dünyadan koparan şeyleri severim.

Öfff. Araya başka muhabbet girdi, gitti kafa. Zaten yerinde değil iyice gitti. Ne diyordum ben? Saçmalıyordum evet. Yaparım ben öyle arada, problem mi var?

Bugün yürüyoruz arkadaşla. Dedim babam içkiyi bıraktı. Hasta mı lan acaba dedi. Senin beni mınakoyim. Adam irade göstermiş iki haftadır içmiyor, aklına ilk gelen babamın ince hastalığa yakalanmış olması. Yok lan diyorum ikna da olmuyor pezevenk. Bazı insanlar çok reröre.

Sigara içmem lazım. Bi' gideyim ben, daha buralara çok saçmalanacak!

Saat olmuş altı. Peeeh. Biraz daha dayanayım. Biraz değil, epey daha dayanayım, düzene sokayım şu uykuyu.

İşsizlik de zormuş epey. Yeni yeni tecrübe ediyorum bu belayı, merhabalar işsizlik, validenizin ellerinden öperim. Girmişim yirmi altı yaşına, cumartesi gününü bekliyorum şimdi gidip yüz lira harçlık alacağım babamdan. Tüüü, kalıbıma tüküreyim. Şerefsiz işe yaramaz insan beni! Şerefsiz ağır oldu. Ne şerefsizliğimi gördüm yani?

Tırnaklarımı keseyim ya ben. Klavye kullanmayı zorlaştırıyor uzun tınak, tuşlardan kayıyor parmaklarım gıcık oluyorum.

Son günlerde acayip sinirli bir insan oldum ben. Telefon çalıyor sinirleniyorum, mesaj geliyor delleniyorum, birisi bir şey soruyor cinlerim tepeme çıkıyor... Dur bi' sakin koçum ne bu hiddet ne bu agresyon. Agresyon ney lan!? Agression. Türkçe'ye kesin girmiştir bu sözcük de böyle. Kesin bak. Nefret ediyorum ondan da. Geçenlerde ney duydum: mentor. Mentorlük edecek insan bilmem ne. Baya al İngilizce'den laps diye sok Türkçe'ye. Şerefsiz bunlar hep. Şeyi sevmiyorum bak bir de. Türkçe'ye böyle direkt girmiş sözcükleri İngilizce telefuz etmeyi. Televizyon mesela. Diyeceğim ki, televizyon izliyorum: Ay voç televiyjın... Televiyjın. Tuhaf olmuyor mu ya? Ya da garaj mesela, ya da sinema. Garaja, gerıç demesi tuhaf geliyor.

Kervan'daki midyeci amcayı da sevmiyorum. Midye seviyorum da o adamın midyeleri midyeden soğuttu beni. Biranın bu kadar pahalı olmasını da sevmiyorum.

Gerçekleri de sevmiyorum lan! İşsiz olduğum gerçeğini sevmiyorum ben, iş arayışında/yeteneklerine uygun pozisyonu bulmak için beklemede diye tanımlayayım ben kendimi. Bazı giden şeylerin geri gelmeyecek olması gerçeği hele, evlerden ırak. Bak o tam şerefsiz mesela. Giden gelebilir yahu! Umut etmeyi severim ama artık umut etmemem gerektiği gerçeği götoş. Bayadır kullanmıyorum bu hakareti bi' mutlu oldum şu an okuyup okuyup gülüyorum: Götoş. Ehe he.

Umut çok güzel bir isim bence. İlerde ürersem de bir oğlum olursa bu ismi vermek isteyebilirdim ama istemiyorum. Tanıdığım Umut'lar var. Tuhaf olur öyle gibi geliyor. Kız olursa Sevinç ismini düşünüyorum ama. Çok güzel isim değil mi Sevinç? Şey düşündüm bak, isim bir temenni içermeli dedim. Babam bazen bana derdi, adın gibi ol oğlum diye. Mert ol. Adam ol lan! Ben de sevinçli ol, mutlu ol, umutlu ol demek isterim evlatlarıma. Şimdiden nasıl düşünüyorum kerataları değil mi? Tam baba olacak adamım aslında da siktir et şimdi, daha kendimi büyütemedim ben.

Gerçekleri, herkes sevmez ya... vuhuu, ilk paragrafa döndüm. Sevmez ya herkes gerçekleri. Hamle yapmak, gerçek dışı ama nazaran mutlu dünyandan çıkış yapmana sebep olabilir bazen. Sırf bu yüzden de insanlar süründürür yapmaları gerekenleri. Şey gibi diyeyim mesela: Lise aşkı düşün tamam mı, platonik. Kızı seviyor oğlan ya da kız oğlanı seviyor farketmez. Gidip açılırsa, reddedilebilir. O zaman artık hayal bile kuramaz. Hayal kurma özgürlüğüne veda eder. Benim diyen gerçekçinin de götü yemez bazen bu özgürlükten vazgeçmeye, sırf gerçekleri öğrenmek adına. İyiyim lan böyle der, benim diyen gerçekçi, gerçekleri çok sevdiğini yalan yanlış iddia eden dalyürek. Dalyürek de güzel bak.

Yayınlamıyorum lan var mı diyeceğin?

"Yayınlamıyorum lan var mı diyeceğin" cümlesiyle bitiriş yaptığım bu yazı aslında 2 aralıkta yazıldı. Sonra yayınlanmadı. Şimdi de diyorum ki:

Yayınlıyorum lan var mı?



12 Eylül 2016 Pazartesi

Köpekleri Severim

Köpekleri çok seviyorum. Kedileri de bir o kadar sevmiyorum. Çok nadiren kedi sevmişliğim başını okşamışlığım olmuştur da, köpek sevmişliğimle kıyaslanamaz.

Bu köpek sevmeler genellikle sarhoş olduğum zamanlarda gerçekleşti. Sakarya, İzmir... Kafayı buldum mu sokaktaki köpeği yanıma çağırıp, gelmezse yanına gidip severim. Bugün de farklı şekilde gelişmedi olaylar. Gene sarhoştum, hala sarhoşum, amınakoyim klavyede tuşları bulmak için epey zaman harcıyorum. Bir köpek gördüm. Babamdan çıktım anneme doğru yürüyorum. Aslında sevimli mevimli de değil. Kahverenginin sarıya kaçan bir tonunda renkte, epeyce tombik yemiş baya yani... Gittim sevdim, başını okşadım. Takıldı mı bana. Geliyor peşimden. Hiç planladığım bir şey değildi ama hoş sonuçlar doğurdu. Fırsat buldukça -üç dört kere daha- sevdim okşadım, kulaklarının arkasını kaşıdım. Benimle evime kadar geldi. Korudu beni salak. Binaya girdikten sonra -ben de az salak değilim- el salladım, "gidiyorum ben genç kusura bakma" dedim, ve gittim.

Amınakoyim. Girişi gelişmeyi yaptım, sonuç yok. Sonuç şey. Köpekler güzel hayvanlardır, sevin. Sonuç şey. Yazıyorum lan yeniden.

Selametle. 

1 Ağustos 2014 Cuma

Kimse Umursamıyor

 Önce bir sigara sarayım sonra başlarım yazmaya.

 Tamamdır. Öhü (öksürme sesi). Merhabalar.

 Bayramın birinci günü kahvaltı etmek için bizden birkaç kat aşağıda oturan teyzemlerin evine indik. Ettik kahvaltımızı sonrasında ben kendi evime çıkmak istedim sigara almamıştım yanıma, kahvaltımı da etmişim sigara içmem lazım. El yalama merasimleri tamamlandıktan sonra çıktım evime sekizinci kata. Anahtarı kapı deliğine soktum, çıkırt ettirmedim daha, yanımda çocuklar belirdi, iyi bayramlar! İyi bayramlar size de dedim çıkırt ettirdim içeriye gireceğim, hala arkamda duruyorlar. Sekiz on tane çocuk. Yalnız dedim ben eve şimdi giriyorum annem yok evde. Gidiniz demiş oldum çocuklara, gittiler. Üzüldüm lan. Şeker tutsaydım çocuklara iyi olurdu aslında ama evde şeker var mı bilmiyordum hala bilmiyorum. En önde duranları tahmini altı-yedi yaşında olan kız çocuğu da pek sevimliydi. Kız çocukları mı daha sevimli olur erkek çocukları mı sorunsalında kız çocukları daha sevimlidir diyebilmek için bir örnekti bence. Ben sevmiyorum ama kız çocuklarının, büyümüş hallerindeki bana yol vermek zorundasın küstahlığı küçük hallerinde de çok sevimliyim beni sevmeli bana şeker vermelisin şeklinde hayat buluyor gibi. Daha basit anlatacak olursam, yılışıklık diyeyim. Şeker vereceksen ver vermeyeceksen sana gıcık gıcık bakar arkamı döner giderim mağrurluğu daha hoş.

 Erkeklerin ayılıklarında bahsedecek olursak bir yazı dizisi oluşturmamız gerekir belki de genç orta yaşlı farketmez, yetişkin hanımlardaki bana yol vermek zorundasın halinden nefret ediyorum. Çok kez başıma geldi, ilk onundan sonra da her seferinde bir dahakine çekilmeyeceğim ulan koyacağım omzu, alla alla yol vermek zorunda mıyım ben sana acık da sen çekil de ben kaldırımdan inmek zorunda kalmayayım... dedim. Hep çekildim.

 Uzunca bir süre insanlar okusunlar diye yazdım. Bir süredir de insanlar okumasınlar diye yazmıyorum. Şimdi ne halt yemeye yazıyorum, bilmiyorum, ne olur sormayın.

 Pek samimi bir arkadaşım chess.com üyeliğimin şifresini istemişti benden, kasayım senin hesabı puanını yükselteyim sen de daha iyi oyuncularla oyna demişti. Verdim şifreyi, öyle bir yükseltti ki puanımı, girip oynamaya çalıştığımda seri mağlubiyetler alarak, araya bir galibiyet dahi sıkıştıramayarak, satrançtan soğudum yeminle. Sonra baya baya onun ikinci hesabı oldu benim hesabım. Öyle ki dün gece benim hesaptan oynayıp kazandığı güzel bir oyunu feysbukta paylaştı. Hesap benim hesabım, nick benim. Çatır çatır oynamışım döktürmüşüm fedalar fedalar... Feysbuktaki yüzyıllık suskunluğumu bozup "ne güzel oynamışım lan" yazdım oyuna yorum olarak. Kimse de gerizekalı mal, mal, ne demek şimdi bu, aptal mısın olm sen... demedi. Hiç olmazsa sesli söylemedi.

 Saçma sapan bir sakal bıraktım. Az bıyık az çenede sakal. Beni görüp de ben sormadan önce yeni "tarz"ımla ilgili yorum yapan insan sayısı bir ya da iki oldu. Tabi ben sekiz on kişiye sordum, yakışmış mı lan, acayip durmuyor değil mi, gideyim keseyim mi... diye. Genelde olumlu tepkiler aldım, kırmak istemiyor olabilirler beni, bilemiyorum da, bu hikayede önemli olan kimsenin umursamamış olması.

 Aynı feysteki küçük yorumumu kimsenin umursamaması gibi.

 Sormayın dedim ama kendi kendime sorup cevabı araştırdım. Sanırım şu anda bu yüzden yazıyorum. Kimse umursamıyor! Kötü bir tınısı olsa da bu cümlenin, rahatlatıcı bir havası da var. Kimse umursamıyor!

 Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyorum şu sıralar. Marquez abimizden. Aylak Adam'dan beri kitap okuyamıyordum diyebilirim. Seksen sayfalık kitabı elime alıp bir ay süründürüp yetmişbeşinci sayfasında yarım bıraktığım bile oldu. Bu iyi gidiyor şimdilik.

 Bir uyuşukluk bir tembellik çöktü üzerime hatta bir pes etmişlik. Pes etmişlikten kaynaklanan bir tembellik uyuşukluk diye düzenleyeyim cümlemi, daha şık durdu böyle. Çok mühim ya. En son ne zaman sigarayı bırakmayı denedim hatırlayamıyorum. Hiç başaramadım ama denemek denememekten iyidir, savaşmak direnmektir. En son ne zaman sokağa çıkıp sırf yürümek için yürüdüm, insanları görmek için yürüdüm, yazı yazmak için yürüdüm; onu da hatırlamıyorum. Evde oturmak ve alkol almak çok daha cazip gelir oldu. Alkolle her zaman aram vardı ama, son zamanlarda tabiri caiz, bokunu çıkardım. Son zamanlar derken de son bir iki haftadan bahsetmiyorum, son bir seneden bahsediyorum yaklaşık. Pes etmiş olmaktan vazgeçmek için bir tarih belirlemek bunu bir olayın gerçekleşmesine bağlamak çelişkilidir saçmadır. Pes etmekten vazgeçeceksen, savaşacaksan hemen şimdi başlarsın buna. Değil mi? Ben yapmıyorum onu, yapmayacağım. Uyuşukluğumu da dibine kadar yaşayacağım bakalım. Önüme de bir tarih bir olay koyuyorum. Okullar açılsın hele bir...

 Ev tuttum çünkü ben. Tek başıma ev tuttum. Önümüzdeki sene çok yalnız ve çok parasız olacağım. Belki iyi gelir anasını satayım.

 Çenem düşmüş olabilir, kendimi aştım bu kadar yazarak. Yoruldum da zaten. Yetsin. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Güzel Bir Gün


 Bir yaz gecesi hayal ediyorum. Param vardır cebimde, annem köye gitmiştir; hava yaz gecelerinin olması gerektiği gibi sıcaktır ama tatlı bir esinti de vardır, sinek yoktur ama hiç. Şartlar mükemmeldir yani. Bir sürü bira almış dolaba gömmüşüm. Daha önceden almışım, şimdi kaldırmayın beni yerimden, daha önce almışım. Biralardan bir tanesini buzluğa koymuşum, önceden koymuşum onu da beş on dakika önceden. Çivi gibi olmuştur şimdi o.

 Altımda şortum var, üzerinde puma mı yazıyordu slazenger mı, rengi siyah olmalı ya da çok koyu bir lacivert, ama rengi atmış epey; iki üç sene önceydi Kipa'dan almıştım o şortu, şimdi avret yerlerimi örtmekte mora çalan cırtlak rengiyle. Üstümde. Yok birşey. Yaz gecesi diyoruz. Bir senedir filan yeni yeni filizlenen göğüs kıllarımı sergiliyorum şimdi torbalı halkının sekizinci katta ışığı açmadan oturup bira içen bir genci görebilecek olanlarına. Helal olsun o gözlere, doya doya baksınlar.

 Tuborg şişe güzel bir bira. Ama kapağına gıcığım. Çakmakla ya da bilimum alakasız aletle bira kapağı açma yeteneklerimi sergileyemiyorum bu birayı açarken, çekiştir açılsın. Çekiştiriyorum ne yapayım, pıst. Kocaman bir ilk yudum, boğazımı tahriş edecek kadar kocaman, gözlerimi yakacak kadar kocaman. Şu arkadaşı da mı çağırsaydım acaba. Siktir et, az kafa dinleyeyim, az kendimi dinleyeyim bakalım. Ah. Müzik. Şimdi kim kalkıp içeriye gidecek şarkılar ayarlayacak. Arayayım şu arkadaşı. Fıstık da alsın gelirken ibne. Ama çabuk gelsin, koşarak gelsin uçarak gelsin. Şehir içi dolmuşa binsin tamam, hayal dedikse bokunu çıkarmaya gerek yok. Müziksiz gitmeyecek pek. Yok yok. Acele etmesine gerek yok o kadar. Ne demiştim az önce. Biraz kendimi dinleyeyim. Dinlemiyor beni insanlar, ya da dinliyor gibi yapıyorlar ben dinlediklerini sanırken. Ve iyi bir dinleyici bilirim kendimi. Bakalım kendi kendime de iyi bir dinleyici olabilecek miyim.

 Yok çekilmiyor muhabbetim. Hakları var insanların. Dinleyicisin sen dinleyici kal.

 Bir kış gecesi hayal ediyorum. Nedense hayallerime gem vuruyorum. Bir yaz gecesini torbalıda bir kış gecesini sakaryada kuruyorum. Kasıtlı olarak yapıyorum bunu. Nedense dedim ya. Nedenini ben de bilmiyorum anlamını çıkartmanız için yeterliydi o. Bilmiyorum evet. Bir kış gecesi. Tuhaftır: Param var, ev arkadaşlarım evde değiller, kar yağmakta tatlı tatlı ve saat o kadar da geç değil. Ama erken de değil. Tekellerin kapanmayacağı kadar erken ve kapanmak üzere olacağı kadar geç. Onbir buçuk işte, niye uzatıyorsam. Apar topar fırlamak lazım evden. Dur ama, kafam şimdiden çakır biraz, içmişim bir otuzbeşlik votka. Kar yağarken votka içilir, normalde aram yoktur kendisiyle pek. Koşmama ve hatta hızlı yürümeme bile gerek yok aslında, niye panik yaptıysam, beş dakikalık mesafe tekel. Giy montunu giy boyunu, kat kat giyin, fırla evden ve acelen olduğu için değil alışkanlık edindiğin için hızlı hızlı yürü. Bir otuzbeşlik daha al ama şişesi güzel olanlardan, daha köşeli gibi olanlardan, en önemlisi mont cebine sığanlardan. Kattım mı votkamı cebime. Kattım. Ver elini. Bilmiyorum işte, orası güzel zaten.

 Yürüyorum şimdi, daha önce girmediğim ara sokaklara giriyorum, kar topu oynayan insanlar görüyorum, amma neşeli. İçerim bu neşeli hadiseye bir yudum. Azıcık üşüdüğümü mü hissettim, çakarım bi yudum daha. Otuzbeşlik sokaklarda bitiyor. Evin yolunu zar zor bulup, evimin sıcağıyla karşılaştığım anda hissediyorum aslında ne kadar üşüdüğümü. Siktir et. Güzel bir gün daha yaşadım. 

5 Şubat 2013 Salı

Alçak Adamın Günlüğü


Senin halin de bir tuhaf köpekçik. Dedenin dedesinin dedesinin dedesi, belki de bir Jack London romanında kendisine yer bulmuştur, kızakları çekmiştir, diğer köpeklerle kızak çekme işinde liderlik için kavgaya tutuşmuş, karı kazarak inşa ettiği sığınağında uyumuştur. Sen. Burada Barış Yapı’nın önünde sabah ezanını duyunca uluyorsun. Tuhaf.

 Aslında biraz çekiniyorum senden, tedirgin oluyorum. Bir yandan varlığın bana güven veriyor bir yandan rahatsız ediyor gibi, karmaşık duygular besliyorum sana karşı. Neden güven veriyor mesela. Evcil ve hatta sırnaşık yetiştirilmişsin her halinden belli, problem çıkarmadın bana hiç, bazı densiz sokak köpeklerinin aksine. Bir keresinde densiz sokak köpeği densizlik sınırlarını zorlayarak muhtemelen birkaç damla sidiği benim evimin muhitinin kendisine ait olduğu konusunda argüman göstererek beni evime sokmamaya yeltenmişti.  Gece gece tatsızlık yaşadık onunla, ağza alınmayacak laflar söyledim ki saygılıyımdır sokak köpeklerine. İşte sen bu saygıdeğer sokak köpeklerinden densiz olanlarını evimin muhitinden uzak tutuyorsun.  Rahatlatıyor beni. Bir yandan da tam rahat olamıyorum sana karşı, höt desen bana bir gün ya da daha aşina olduğun sözcükleri kullanıp hav desen uzun yıllar önce yendiğim köpek korkumu canlandırabilirsin gibi geliyor. Bir temas kuraydık seninle, bir el-pati sıkışaydık, hop kızım/oğlum geh geh muc muc dedikten sonra yanıma yanaşaydın, ben kafanı okşarken sen kuyruğunu sallayaydın… daha rahat olurdum. Bir zoofilinin günlüğü gibi görünüyor olabilir ama alakası yok.

 Sayamadığım kadar günden sonra ilk kez kafamın güzel olmadığı bir gece yaşıyor olmamın yan etkileri belki. Kafam kabul gören yükseklikte. Alçakta yani. Yüksek ve alçak sözcükleri, birbirinin zıttı olan bu sözcükler hemen her yerde sırasıyla iyi ve kötü olarak kullanılır. Misal, yüksek yerlerde tanıdıklarım var, gibi ya da alçak adam, gibi. Kafam yüksek diyince kötü bir şey mi söylemiş oluyor insanlar iyi bir şey mi, kişiden kişiye ortamdan ortama değişir tabi de, kafam alçak dediğimde mesela ben şimdi. Kendime hakaret ediyor gibi mi oluyorum? Başlığı da buldum. Alçak Adamın Günlüğü. Low Man’s Lyric çakması. İdare edin. 

3 Ocak 2013 Perşembe

Başlık Benim Köpeğim Olsun

 Keyifli olduğum için yazdığım yazılar, keyifsiz olduğum için yazdığım yazılar, yazmış olmak için yazdığım yazılar, uzun süredir yazmıyorum sırf diye yazdıklarım... Yapacak daha iyi birşey bulamadığım için yazdığım da olmuştur. Bu da onlardan olsun.

 Birkaç kitap okudum, birkaç film izledim. Onlardan bahsedebilirim. Rıfat Ilgaz-Karartma geceleri. Bundan bahsedersem hem okuduğum kitap hem izlediğim film başlıklarını tek seferde halletmiş olurum. Çok güzel kitap, güzel film. Kitapta olmayan bazı sahneler filmde var. Sevişme sahnesi gibi mesela. Çekildiği yıllarla ilgili olabilir belki bu, belki de değildir. Kitapta olan çok şey filmde yok, bu da gayet olağan; eleştirmiyorum. Rıfat Ilgaz okunmalı daha, Sabahattin Ali'den çok yerde bahsediliyor kitapta, övgüyle, bir de Sabahattin Ali okumalıyım gibi.

 Nazım Hikmet-Yeşil Elmalar. Beklentilerimin altında bir kitaptı. Klişe gibi başladı kitap, bu rahatsız ediciydi, sonra da fazla beklenmedik klişeden epey uzak olaylar gelişti, o olaylar o kadar klişeden uzaktılar ki, yine rahatsız oldum. Girişi ile gelişmesi sonucu birbirine bu kadar zıt, klişe ile saçmalık arasında ilerleyen bir hikayeyi yine de o kadar iyi anlatmış ki Nazım Hikmet. Pek de düşük bir not veremiyorum. Belki saygımdan belki pozitif önyargımdan. Önyargının pozitifi olur mu, olur gibi. Nazım Hikmet romanı okumak isterseniz niyetlenirseniz gözüm kapalı önerebilirim Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim'i. Boş zamanınız bol ise, okuyacak başka birşey bulamazsanız Yeşil Elmalar da okunur gibi, zaman kaybı diyemem.

 Gazap Üzümleri çok iyiydi. Yıllar önce lisede edebiyat ya da dil ve anlatım ya da o sıralar hangi isimle görüyordu isek o derste, hocamız ayak üstü kitap özetlettiriyordu bize. Yani Mert kalk anlat bakalım okuduğun bir kitabı... şeklinde gelişiyordu olay. Ayağa kalkıyordu Mert, kalktım gerçekten, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'ndan bahsettim üç-beş cümle. Üç-beş, o kadar. Bir hanım kızımızı kaldırdı hoca, ismini de hatırlıyorum kızın da gerekli değil gibi, anlat bakalım dedi, kız başladı anlatmaya. Gazap Üzümleri'ni. İyi ki hafızam o kadar da iyi değil, teşekkürler alkole! Anlatmıştı kız, hiç hatırlamıyordum kitaba başlarken. Ama hocanın gözlerinin nasıl parladığını hatırlıyorum Gazap Üzümleri ismini duyunca. Güzel bir önyargıyla başladım o kitaba da yani. Kitabın sonu biraz eksik gibi, ucu açık gibi idi, yazarın tercihi mi acaba bu diye düşündüm ama işkillendim de, basımda mı hata var acaba diye. İnternetten kitabın muhtelif insanlarca çıkartılmış özetlerini okudum, birkaç farklı, benim okumadığım olay geçiyordu o özetlerde. Şimdi yine Remzi Kitabevi yine John Steinbeck okumaktayım. Bitsin bakalım yine kurcalarım özetleri. Kocaman paragraf oldu, Gazap Üzümleri'nden pek bahsetmedim. Çok güzeldi işte.

 Son zamanlarda izlediğim filmlerden Children of Men ya da Being Flynn'den bahsedebilirim gibi. Children of Men ilginç bir hikaye idi. Distopya diyorlar ya. En son 2009 yılında bir bebek dünyaya gelmiş, sonra tüm dünya kısır. Yıl olmuş 2027. Ve olaylar gelişir diyip spoiler vermekten kaçınayım. Spoiler da gıcık bir sözcük idare ediverin. Being Flynn'i sadece Paul Dano ismindeki genç aktör için izledim. There Will be Blood ve Little Miss Sunshine filmlerinde dikkatimi çekmişti, beğendiğim bir aktör. O var diye indirdim epey yüksek kalite, iki hafta sürdü indirmem, başladım izlemeye. Hikaye de gayet hoşuma gitti, ilgimi çekti. Yazar olmak isteyen genç adam. Bir filmin hoşuma gitmesi için yeterli sebep olabilir bu konu.

 Yazıyı hala okumakta olan varsa uyarayım bu kafada devam edecek bu yazı, az sonra da derslerden sınavlardan bahsedeceğim. Ne kadar parasız olduğumu da anlatırım gibi, birkaç kişisel günlük olaydan bahsederim belki yazdıkça aklıma gelirse. Uyarıyorum.

 Cebimde on üç lira para var. Yeni açılmış bir paket Anadolu'm var. İlk Anadolu paketim bu sene. Yani kötü espri yapmıyorum 2013'e girdik diye demedim "bu sene" diye. Epeydir almıyordum Anadolu, o kadar parasızlık çekmemiştim. On üç lira. Ayın yedisine kadar yetmesi gereken on üç lira. Okula gidip gelmek gerek iki kere daha, sınavlar olmasa dolmuş parasından tasarruf etmek için okula gitmeyiverirdim de, o kadar da tutumlu adamımdır da. Sınav. Gideceğiz mecbur. İki gidiş geliş eder beş lira. Kaldı mı sekiz. Bi' paket daha Anadolu alsam, zam da gelmiştir merete. Altı lira olmuştur herhalde, kaldı mı iki. İki ekmek alsam. Bu gece bir arkadaşımın ekmeğini tırtıkladım, ödemeliyim. Ayın dördünü bitirir beşine girerken sıfırı tüketmiş olurum. İşte tam bu açıklamayı babama yapıp bi' yirmilik fişeklesene be babacım demeliyim gibi. Yoksa olmaz.

 Dersler. Boktan. Bu paragraf da bu kadarcık olsun.

 Bu yazı da bu kadarcık olsun. 


 

7 Aralık 2012 Cuma

Yan Basmak

 Geçtiğimiz yaz bir halı saha maçında sakatlanmaya çok yaklaşmıştım. Dengesizce, orantısızca güç kullanan irice bir arkadaş beni tellere yapıştırmıştı. Şu kalçadaki kemiğin adı neydi, leğen kemiği mi, hala acıyor o kemiğim. Sakatlanmadım ama. Ama. Bu sefer başardım sanırım.

 Yan bastım. Neye? Diye sorup gevrek gevrek sırıttı bir arkadaş derdimi anlatırken. Suni çime yan bastım. Sunni mi suni mi? Yok sünni. Protestan.

 Buradan mutfağa gitmem gerekiyor çay doldurmak için, severim çünkü çayı. Epey uzun sürüyor yolculuğum. Ayağımda bandaj  bandajın altında bence güzel güzel kokan bir merhem tabakası ile oturuyorum evimde. Önümüzdeki bir kaç gün için de planım bu, mecburi olarak.

 Arkadaş refakatçılık ediyor bana şimdi. Bandajımı merhemimi gitti o aldı eczaneden. Bir kaç da tavsiye aldı eczacı hanım teyzeden. Gerçi bilmiyorum yaşını ama gözümde orta yaşlı, düz saçlı, saçları atkuyruğu şeklinde toplamış, gözlüklü bir teyze belirdi. Tabii ki beyaz önlüğüyle. Antrikot demiş hanım teyze, bir de zeytin çekirdeği. Dövecekmişim zeytin çekirdeğini, sonra antrikot et ile beraber ayağıma saracakmışım bandajla, iki gün çıkartmayacakmışım ayağımdan, alırmış şişini. Antrikot pahalı bir şeydi. Tavuk döner sarsam ben? Denenebilir.

 İşin kötü kısmı bu refakatçı arkadaşa dün maç esnasında artistlik yaptım ben. Sakatlanınca, yan basınca bir beş dakika oturdum kenarıda, bu arkadaş da sadece izlemek için gelmişti bizimle, benim yerime oyuna girdi. Beş dakika sonra seslendim, gel len buraya dedim, ben sakat halimle iyi oynarım senden dedim, çekil şuradan dedim. Bu sabah da bilader dedim, yürüyemiyorum ben dedim, vay anam vay dedim, ah uh dedim, eczaneye kadar dedim, gidiversen ha dedim. Gitti sağolsun.

 Bugünlük de bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Bu aylık da olabilir, bilemiyorum, hep beraber göreceğiz.

22 Kasım 2012 Perşembe

Kafam Olmuş Diferansiyel Denklemler

 Çok fazla değil de az da denilemeyecek bir süre diferansiyel denklemler vize sınavıma çalıştım. Sabaha kadar çalıştım, sabaha kadar diyince daha bir etkili oluyor gibi, akşam dokuzda uyandığım için akşama kadar çalışmam mümkün değildi o yüzden sabaha kadar çalıştım. Cümle cümle bir sonraki olayı anlatmam gerekirken geriye gidiyorum; akşam dokuzda uyanmadan önce rüya gördüm ama hatırlamıyorum, rüyayı görmeden önce uyudum, rüya görmenin ilk şartıdır herhalde uyumak, herhalde, emin değilim. Uyumadan önce yüzüklerin efendisi izliyordum yine, veri yapıları sınavına girip sorulara bakıp gevrek gevrek sırıtmayı mışıl mışıl uyumaya tercih edemedim. Neeyse.

 Çalıştım çalıştım ne oldu? Bir halt olmadı, ilk yedi haftanın konusuna gayet iyi çalıştım, sorun bir bernoulli denklemi çözüvereyim ama sormadı hoca. Tüm soruları mı sekizinci dokuzuncu haftadan sorması gerekliydi, bilmemkaç senedir üniversite okuyor olmama rağmen hala kuralları öğrenemedim mi yoksa, halt yiyen ben miyim, bilemedim. Çıktım sınavdan, bir sigara yaktım. Dolmuşa binmem gerekliydi, dolmuş kalkıp gidecekti, tam bitirmedim sigaramı, attım. Dolmuş çarşıya kadar giderse bir lira yirmi beş kuruş ücret alıyor, öğrenci. Çarşı mesafesinin yarısı kadar olmayan benim evime ise bir lira on beş kuruş, arada on kuruş oynuyor. Pek alışık olmasam da parayı uzatırken belirttim, bir lira on beş kuruşluk yolcu olduğumu, on kuruş para üstümü de arsız arsız bekledim. Ne arsızı yahu? Anormal bir şey değil ki bu.

 Manav marketin en sevimsiz sahibi ile burun burunaydım işte. Bu değil de büyük ihtimalle kardeşi olan bir abi var o iyi, hoşsohbet bir insan. Bir keresinde kendisiyle kula marka maden suyu muhabbeti yapmıştık. Bulamayınca sormuştum, yok mu kula diye, bir yarım saat askerlik anılarını dinlemiştim sonra. Sakarya'nın olağanca esafı askerliğini İzmir'de yapmış olmalı. Yok ama biliyorum Kula Manisa'ya bağlı, biliyorum. Domates. Domates alacaktım da. Ama onlar üç lira bak bunlar bir yetmiş beş... Daha pahalı olan domatesten aldım. Niye almayayım ki, sanki tonla alacağım, bir kiloda bir lira yirmi beş kuruş fark edecek, zaten dolmuşta on kuruşunu kurtardım. İki tane de biber üç tane de soğan alayım. Bir tane de beş litrelik su. Ha bir de kısa winston. Kutu mu? Kutu olsun. Bugün o kadar da sevimsiz değil bu adam. Hayret.

 Kompozisyon net. Eve gidilecek, menemen yapılacak, üstüne sigara içilecek. Sonra bir sigara daha, bir çay daha içilecek. Birkaç sigara süresinden sonra -aralardaki bekleme süreleri de dahil- bloga girilecek, sırf uzun süredir yazı yazılmıyor diye bir günlük yazısı yazılacak. Sonra uyunacak. Ne gıcık bir paragraf oldu bu böyle. Ecek acak. Kaçtım ben.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Asimptot


 Tot, tot, tot. Ney tottu lan bu? Hop bilader, hani türevde vardı ya böyle diklemesine yanlamasına tot'lu birşeyler. Asimptot. Hah! Büyük dertten kurtardın beni bilader, çok sağolasın.

 Hayır nereden geldim ben o noktaya? Dolmuş taksi diyorlar sanırım, arabadan bozma dolmuş diyeceğim ben, kırmızı dolmuş diyor buradakiler... gidiyordum kırmızı dolmuşta. Ne düşünmeye başladım da asimptoda kadar geldim?

 Sahra Kebap'tan başlasam. Üzüldüm ona ben. Bundan yıllar önce diyeceğim şimdi ve yanlış da olmayacak, üç sene önce -sonuçta çoğul değil mi canım- Sakarya'daki ilk senemde çok giderdim Sahra'ya. İki lahmacun bir ayran. Sadullah Abi'yle geyik muhabbeti. Ve en büyük kıyağı da Sadullah Abi'nin doğum günümde bana hazırladığı mükellef sofraydı; ben sadece patlıcan kebabı sipariş etmiştim aslında. Blog işlerine yeni yeni girmiştim o sıralar. Abimin blogu vardı ben orada yazar statüsünde idim. O günümü yazmıştım abimin bloguna.

 Kapanmış Sahra Kebap. Peki tot? Nereden geldim oraya ben?

 Sahra Kebap'ın kapanmış olduğunu onun yerine de Öztürkler Kanatçısı gibi birşeylerin açıldığını gördüm. Üzüldüm işte, büktüm boynumu kırmızı dolmuşların durağına doğru yürüdüm. Dolmuşlara, durağından binmeyi severim, imkanım varsa yürüme mesafesiyse bir adım da ben atarım dolmuşa doğru. Bindim dolmuşa. İki buçuk lira uzatıp iki öğrenci ücretini ödemiş oldum. Tot.

 Lisede pek samimi olmadığım bir çocuk vardı, Toto diyorlardı ona, lakabı öyle birşeydi. O mu geldi aklıma. Yok yok öyle de değil.

 Limit hesabı. Limit iks sonsuza giderken filan. Öyle birşeyler geçti sanki kafamdan. Sonsuza yaklaşırken. Artı sonsuz mu? Artı olsun. O zaman soldan yaklaşalım sonsuza. İşimiz gücümüz yok sonsuza yaklaşalım. Ne kafası bu matematikçi kafası? Sonsuz diye bir sembolleri var, kullanıyorlar onu sık sık. Devamında asimptoda mı bağladım. Öyle olsa gerek.

 Bir şarkı vardı öyle, aklımı iplerini saldım. Aklım kopuk uçurtma. Aklım limit iks sonsuza giderken iks karış yüksekte. Başımda kestane yelleri esiyor, çam belki. Çıksam incir ağacına toplasam hamını mamını. Eöf.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Hiçbirşey Anlatmayan Bir Yazı Daha

 Güneş artık gitmiş. Ara sıra uğrar, ateş almaya gelmiş gibi, beş dakika durur gider yine, ya da bulutların arasından bir el sallar kaçar, hep mi acele işi vardır, bilmem. Hava kötü. Hava gıcık. Ceket giysen terliyorsun, yok çıkartsan ceketini, üşüyorsun. Yağmur yağacak derdi, havada bir sıkıntı var derdi oralarda bir dede bulunsaydı. Haklı da çıkardı, akşamına kalmadan bastırdı yağmur. Ama o dede orada değildi, haklı çıkamadı bu yüzden, belki evinin penceresinden kafasını uzatıp, içeri dönüp de ev ahalisine bildirimde bulunmuş, yağmur yağacak demiş yine haklı çıkmayı başarmıştır. Bilemiyoruz. 

 Bir çay bahçesi. Gençler bulunur oralarda, dedeler kahveye gider. Belediyenin işlettiği çay bahçelerinden biri, genişçe bir bahçesi var, birbirinden bir hayli uzak olmalarına rağmen en azından otuz masa var bahçede, o kadar geniş. Bahçede geniş yapraklı ağaçlar var iğne yapraklı ağaçlar var. Geniş yapraklar pek tatsız pek çıtkırıldım şimdilerde. Aman bana ilişmeyin der gibiler. İğne yapraklar her zamanki gibi mağrur, sapasağlam duruyorlar. O kocaman bahçeye bir de havuz yakışır tabi, düşünmüşler bunu senden benden önce. Havuzun yüzeyi geniş yapraklarca kaplanmış, o yapraklar daha bir şen, şanslı sayıyorlar kendilerini hiç olmazsa suya düştüler. O yükseklikten su beton etkisi yapar mıydı, yapmazdı, çok yüksek değil. Belki sunta etkisi yapar ama onu da sana bana yapar, süzüle süzüle gelen yaprağa yapmaz. Evet şanslı o yapraklar. 

 İşletmemiz sakin, böyle bir günde beklenen de budur, garsonlar memnun. Sakin dedikse, bomboş da değil. O masada iki kişi oturmuş buradakinden üç ötekinden beş. Dert anlatıyor, birisi diğerine, öteki masadaki birisi de tasa anlatıyor, bir diğeri sıkıntısını anlatıyor, şu en uçtaki masadaki genç de dün gece halı sahada attığı golü anlatıyor. Orta sahayı azıcık geçtim... Orta sahayı "azıcık" geçmemiştir o, ceza sahasına yakındır. Yok yok tam doksan da değildir, yine köşeye gitmiştir de tam doksan değildir, bence.

 Bir sürü kapısı var çay bahçesinin. Hemen şimdi adlandırdım ben onları. İki numaralı kapıdan çıkarsan bir cami görürsün, o cami ki maç günleri çay bahçesi müşterisinin imdadına koşar. sıra olur cami tuvaletinde. Tuvalete doğru dümdüz gitmeyip sola dönersen bir yokuş var. Bayağı dik bir yokuş, çıkması epey zor, inmesi de pek kolay değil, hava durumu tahmininde bulunan dede korkabilir mesela bu yokuşu inmekten, anlık dikkatsizliğe bakar patır patır yuvarlanırsın aşağıya. Ama yuvarlanmadın diyelim, başın gözün sağlam indin yokuşu, dört yola gelirsin. Öyle çok işlek dört yollardan değil, mahalle arası dört yollardan birisi, düz devam edersen işlek bir caddeye çıkarsın, çok canın istiyorsa. Sola dönersen bir ev görürsün orada. Bir sürü ev görürsün de beni bir tanesi ilgilendiriyor şimdi. Dışarıya arabesk sızıyor o evden. Bira kokusu sızmıyor, ama içeri girsen alırsın kokuyu. Fıstık kokusu da var. Şu kabuklu fıstıklardan, çizgi filmlerdeki fillerin çok sevdiği fıstıklardan. Fıstıklar torbada duruyor çöpleri için de bir tabak var. O tabaktakileri alsan damıtsan yarım kilo tükürük salgısı çıkartırsın, fıstığın tuzunu hep emmişler pis adamlar. Yetti be birader diyor, pis adamlardan birisi, içim şişti, kaç kadeh kırılmışmış sarhoş gönlünde, aç duman muman aç dinleyelim diyor.

 O gol kaleci hatası, daha iyi bir kaleci yemezdi bile o golü, doksanla da alakası yok. Dertler tasalar. Anlatmakla çözülmüyor. Anlatmayınca da çözülmüyor, ama hapşırmak gibi birşey işte dert anlatmak. Peçeteye hapşırmak değil de birisinin ensesine hapşırmak gibi. Muhakkak daha keyiflidir enseye hapşırmak. Dedenin de romatizması var, kahin falan değil.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Şofeer

 Kendimi yazmaya zorlayınca yazacak birşeyler buluyorum. Şöyle bir sahne vardır ya hani, daktilonun başında ilham perisinin ziyaretinden mahrum kalmış bir amatör yazar, her kağıda iki üç cümle yazar da beğenmeyip sağa sola atar. Bende olmuyor öyle şeyler, tabi şahaserler de çıkmıyor ortaya ama bir sürü kağıt ziyan etmiyorum, müsriflik zaten.

 Şu anda kendimi yazmaya zorluyorum, doğrudur. Ama farklı bir zorlamak bu. Sadece yapacak birşeyim olmadığı için, yazmaktan keyif aldığım için değil, keyif verici başka şeyler de bulabilirim. Keyif verici maddeler diye bir sınıflandırma vardı, öyle değil, yanlış anlaşılmasın. Gerçi sigara da giriyor muydu o sınıfa? Giriyorduysa eğer yakayım bir tane.

 Şöyle bir zorlamak. Deşarj olma ihtiyacından doğan bir zorlamak. Doldum çünkü. Dolmuş diye birşey var ya, o benim işte. Bir de şoförü vardır ya dolmuşun, Kibariye'nin kocası şoför müydü? Öyleydi herhalde, annesi kızıyordu şoföre.

 Şoförlük boktan bir meslek bence. Ama dur, bir ayrım yapmam lazım. Sürekli aynı güzergahta çalışan şoförlerin işi çok boktan. Ama mesela bir özel şoför ki eğer şoförlük ettiği beyefendi de kafa dengi bir adamsa... Nerede öyle adam? Hem özel şoförü olacak hem de "haydi bugün bilmemnereye gidelim, sür kardeşim" diyecek. Yok. Ama diyelim ki var. İşte o şoförün işi güzel olabilir. Maaşı da iyidir hem, özel şoför bu, beyefendi hayatını emanet ediyor, iyi de maaş verir.

 Şoför sözcüğüne de gıcık oldum şu anda, o kadar çok kullandım ki. Ama birkaç kez daha kullanacağım galiba. Eğer o dolmuş ben isem, dolmuşsam ben, bu dolmuş örneğinden devam edeceksem ve illa ki bir de şoför bulmam gerekiyorsa dolmuşa, kendime, tabii ki beynim olur şoför. Simyacı olsaydı şimdi benim yanımda, Simyacı kitabındaki simyacı işte, hani esas oğlana rehberlik eden öğretmenlik yapan simyacı, şoför kalbin olsun derdi. Boş boş konuşurdu böyle hep. Gerçi ben de pek dolu konuşmuyorum ama. Konuşmam lazım.

 Yolcular. Onlar da dertlerim tasalarım benim. Kafamdaki tilkilerim. Seviyorum bu deyimi, kafada tilkiler dolaşıyormuş da vesaire. Seviyorum bilmem neden. İşte her yer yolcu olmuş, yolcular akraba olmuşlar içeride. Sanki bok var gibi durakta duruyorum ben, boş yer var çünkü orada, arkadaşlar arkaya doğru yürüyelim biraz. Polis çevirmesi görsem de yolcularımdan eğilmelerini rica ederim, öyle de pislik adamım. Ne biçim dolmuşsam ben, uzun yol dolmuşu muyum neyim. İnmiyor hiç bir yolcu. Öyle pişkin pişkin oturuyor ya da dikiliyor. İnin ulan. 

 Bu arada ücretini uzatmayan kalmasın.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Salça-Ekmek

 Yüz yirmi gün geçirdim evimde. Yüz yirmi. Sonra Sakarya'daki evime geldim. İki kişilik yatak boyutundaki çekyatımın üzerine elli liralık yatağımı attım, arkama yastıklar battaniyeler dizdim, altıma da bir yastık aldım. Gittim mutfağa çayımı demledim. Geldim oturdum bilgisayarımın başına. Çay sigara. O yüz yirmi gün hiç yaşanmamış gibi oldu.

 Sekiz on saatlik bir yolculuk yapacaksanız eğer. Gece yolculuğunu tercih edin. Ben hep gece giderdim Sakarya'dan İzmir'e ya da tam tersine işte. Bu sefer gündüz gideyim dedim ve dersimi aldım. Aklınızda bulunsun güzel olmuyor.

 Gerçi tüm suç güneşin değil. Sadece perdeyi kapatmak ihtiyacı gündüz yolculuğunun pabucunu dama atmaya yetmez. Trafik. Sıkıntılıdır, ama gündüzcü bir insan şey diyebilir, gece yolculuğu beni yoruyor düzenim şaşıyor ayol... Bu seferki yolculuğumda talihsiz birkaç olay yaşadım, bu talihsizlikler de ilk gündüz yolculuğuma denk gelince. Belki bir şans daha verebilirim güneşe.

 Talihsiz olay dediğim de şey. Birisi ayakkabılarını mı çıkardı ve ayakkabılarının içinde kaçak gübre mi taşıyordu artık neyse, leş gibi kokuttu otobüsü. Molada gitti o kişi, ayaklarını mı yıkadı, yoksa gübre teslimatının yapılacağı nokta o dinlenme tesisi miydi bilmiyorum, devamında olmadı öyle bir koku.

 Bir böcek öldürdüm. Hunharca öldürdüm, olağanca kilomla -son ölçümlere göre altmış beş- ve olağanca momentumumla üzerine zıpladım haşerenin. Spatulayla değil de peçeteyle kazımam gerekti sonra yerden. Bir ceket aldım. Deri ceket. Hiç olmamıştı deri ceketim ve çok yakıştı bana. Bence öyle. Bu ceketin bana göre değeri, etiketinde yazandan çok önümüzdeki on beş gün boyunca salça-ekmek ve alkolsüz bir hayat yaşayacak olmamdır. Salça-ekmek bir hayat. Salça değil aslında, çemen. Baharatlı maharatlı.

 Yüz küsur adet depozitolu şişemi bıraktığım gibi buldum. Saçma tabi, bulamayacak mıydım sanki, ne olacaktı yani hırsız girip depozitolu şişe mi toplayacaktı evden. Bir hayır duası alırdı benden. Kara kara düşünüyorum ne yapsam bunları diye. Bu da saçma tabi, ne yapacağım, götürüp tekel bayiine geri vereceğim. De. Nasıl? Düşünüyorum düşünüyorum. Acaba sokağa bıraksam mı öyle diyorum. Toplayan birileri var bunları. Bu da çok saçma. Salça-ekmek, fakir edebiyatı üzerine...

 Ama şey var. Ülkemizdeki geri dönüşüm oranı, ülkemizden daha gelişmiş bazı ülkelere göre yüksek olabilir. Çünkü bizim fakirliğimiz geri dönüşümümüz. Şişe toplamak diye bir meslek var bizde. Eskici ya da hurdacı diye bir adam var, arada mahalleden geçer. Kağıt toplayan bisikletli var. 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Bok


 Tuhaf bir yerde yaşıyorum ben. Yaşadığım apartmanı kastediyorum. Bir hafta kadar önce apartmanın zemin katında tuhaf bir sahneye şahit oldum. Bir porsiyon bokun etrafında toplanmış bağrışıp tartışan apartman sakinleri. Kim yapabilir böyle bir pisliği? Bu resmen hepimize hakarettir! Yok yok, bu çoluk çocuğun yapacağı iş değil! Bu son cümleyi kuran teyze bokun ebatlarından varıyor bu sonuca. Ben de aynı fikirdeyim, çocuk boku değil bu, bir porsiyon yetişkin boku, sağlıklı, otuz yaşlarında, hmm sanırım fasulye yemiş...

 Olay apartman yönetimiyle ilgiliymiş sanırım. Yöneticiyle arası pek iyi olmayan bir apartman sakinimiz olmalı imiş, sağlıklı, otuz yaşlarında, bazen fasulye yiyen.

 Apartman yönetimi için böyle büyük eylemler icra edilebilmesi her şeyi daha mantıklı hale getiriyor. Daha büyük yönetimleri, iktidarları ellerinde tutmak isteyen insanlar da birbirlerine bok atıyorlar, onlarınki daha mecazi ama daha pis.

 Sinirli amcalar ve teyzeler durumu analiz etmeye devam ediyorlar, yüksek sesle konuşarak yapıyorlar bu analizi. Yok yok diyor birisi, gelip burada yapamaz bu işi, başka yerde yapmıştır, bir torbaya koyup buraya bırakmıştır. Doğru, mantıklı. Elli dört daire var bu apartmanda, ben diyeyim iki yüz sen de iki yüz elli insan yaşıyor. Birinin sıçma eylemini zemin katta icra etmesi pek mümkün değil, hem "delil"in boyutlarını da düşünürsek, on saniyede halledip kaçmış da olamaz.

 Helal olsun bu eylemciye, adam emek vermiş resmen.

 Dostoyevski bu olaya şahit olsaydı roman yazardı be. Raskolnikov sıçardı apartmana. Sonra suçunu beş yüz sayfa boyunca zekice gizlerdi. 

3 Ağustos 2012 Cuma

Helal Et


 Birsürü bira içmiştim geçenlerde, ama o kadar da çok içmemişim demek ki hatırlıyorum çoğu şeyi, anlatacağım şimdi. Birsürü içtim, eve geleceğim. Ama şey var. Evde son bir bira daha içeyim istiyorum. Kaçamak, annem uyurken onun yanında, ona çaktırmadan. Lise tuvaletinde sigara içmek gibi, daha yasak daha heyecanlı ve daha zevkli.

 Hiç de lise tuvaletinde sigara içmedim ben. Akıllı adamımdır, üniversiteye başlamadan önce hiç sigara içmedim.

 Geçenlerde bir arkadaşla denk geldim sokakta, pek de samimi olmadığım pek de sevmediğim bir arkadaş. Yoldan çevirdi adam beni, hop heyt merto falan, seslendi durdurdu beni. Ayaküstü iki muhabbet ettik. Dedi nasıl gidiyor? Ya dedim, o kadar canım sıkılıyor ki okul açılsın diye gün sayıyorum artık. Ooo dedi, Sakarya'yı bile özlediysen bayağı sıkılmışsın. Ne alakası var be bilader. Ne alakası var yani. Koyduğum sanki  Las Vegas'ta okuyor. Las Vegas'ı da hiç bilmem ama, güzeldir. Eh işte onu diyecektim tam. Güzelmiş çirkinmiş, peh. Ben Sakarya'yı özledim, ama bir şehri özlemek tek başına, salt bir şehri özlemek pek de mümkün değildir. Az mümkündür, istisnası vardır. Ama şehir dediğin hiçbirşeydir. İzmir'i özlerken saat kulesini ya da denizi özlemiş olmuyorum ben. Şimdi de Çark Caddesi ya da Sapanca Gölü gözümde tütmüyor. Bir klişedir, Ayna'nın şarkısı vardı hatta, İstanbul Senmişsin diye. İsmi bu muydu bilmiyorum, böyle bir söz geçiyordu. Bir klişedir işte bu, bir mekanı güzel yapan içindekilerdir diyeyim en kabaca. Evet bu klişenin arkasındayım ve bir de ben dillendireceğim bu klişeyi. Gerçi söyleyeceğim çoğu şeyi de söylemişim ya.

 Söylenmemiş bir söz var mı ki anasını satayım? Daha önce kurulmamış bir cümle kurma ihtimalim nedir? Azdır. Epey az. Eğer klişe denilen şey, herkesin sıkça söylediği şey ise; en az iki kişinin arada bir söylediği şey de ucundan kıyısından klişedir. Bir de benden duyun işte.

 Neyse işte, daha lezzetli bir bira içmekti derdim. Bakkala girdim eve gelmeden önce. Oradan içkilerin bulunduğu dolaba. İçkiler dedimse de biradan başka birşey yok. Bakındım bakındım, kalite birşey alayım dedim. Carlsberg. Aldım yürüdüm kasaya. Kaç para? Bilmiyor adam. Aradı sordu birilerini, carlsberg sözcüğünü doğru telaffuz edemedi hatta, onu bile hatırlıyorum, yok. Kaç para olduğunu bilen yok. Dört lira diye hatırlıyorum dedi. İyi dedim al dört lira. Siyah torbamı aldım çıkıyorum bakkaldan. Döndüm ve "helal et" dedim. Hani dört liradan daha pahalıysa diye. Bu neyin kafasıdır Mert? Adam da baktı bana, bu neyin kafasıdır kardeşim der gibi baktı. Madem helali haramı bu kadar takıyorsun, bilmiyor musun alkolün haram olduğunu be kardeşim der gibi... Allah haram etmiş ben ne yapayım biladerim der gibi baktı. Şakacı seni.