19 Şubat 2012 Pazar

Bir Alkoliğin Anıları

Toz olmaktansa kül olmayı yeğlerdim!
Kıvılcımımın çakmasını isterdim parlak bir ışıkta.
Boğulmasındansa bir kerestenin çürük oyuğunda.
Muhteşem bir göktaşı olmak isterdim,
Varlığımın her zerresinin
Görkemli bir ışıltıda olmasını, uykulu ve
                                  hareketsiz bir gezegendense.
İnsanın işlevi yaşamaktır, sadece var olmak değil.
Harcamayacağım günlerimi onları uzatmaya
                                                        çabalayarak
Kullanacağım her anını zamanımın.

 Bu dizeler Jack London'a ait, sanırım. Şu anda okumakta olduğum Jack London kitabının girişinde yazıyor bu şiir, devamında da bir takım açıklamalar var. Şiirin Jack London'a ait olup olmadığı net değil ancak çıkış noktasının yani ilk dizenin London'a ait olduğu kesin.

 Beğendim bu şiiri.

 Ufak bir ara vereceğim sanırım bloga. Farkedilmeyecek aslında; ardışık iki yazım arasında bazen bir ay süre oluyor. Bilgisayarımı garantiye göndereceğim ve ne zaman geri alabilirim bilmiyorum. Hüzünlüyüm.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Projektörle Tavşan Avı


 İşim vardı gücüm vardı. Yokuş tırmanıyordum. Yokuşları hep hızlı tırmanırım, hızlı hızlı tırmanıyordum. Annemden duyduğum bir hikaye vardı. O da dedemden duymuş. Şapkalı dedemden. Net hatırlayamıyorum o hikayeyi, ama tavşanla ilgiliydi; akli dengesi yerinde olmayan bir tavşan, kendisi yakalayıp yemek isteyen bir hayvandan kaçarken yokuş yukarı tüm gücüyle tırmanan, yokuşun sonunda da yorulup kendini küt diye yere bırakan bir tavşan.

 İlginç hayvanlar şu tavşanlar. Avcılıkla ilgilenen birkaç arkadaşımdan duyduğum ve muhtemelen herkes tarafından bilinen meşhur tavşan avı hikayesi var bir de. Işığı gözüne tutuyorsun, böyle saplanıp kalıyor olduğu yere... Tabii benim sportmen avcı arkadaşlarım bunu hiç tasvip etmiyorlar, yapanları da -neydi o- bohçacılıkla suçluyorlar, ağır kınıyorlardı.

 Hızlı hızlı tırmanırken sigara da içiyordum. Şapkalı dedemin sigaraları geldi aklıma. O öldükten sonra, net söyleyemeyeceğim ama, çok kısa bir süre sonra akrabalar tarafından içilen sigaralar. Sigarayı bıraktığında hala yarı dolu bir paket sigarası varmış dedemin. İşin sırrını çözmüş. Dedeler hep bilge olurlar. Bu paket bitsin, ondan sonra bırakırım sigarayı deseymiş, daha çook yıllar sigara içermiş; çözmüş bunu. Bu paketin bitmesine hacet yok, bırakıyorum demiş. Öyle demiştir herhalde.

 Hızlı hızlı yokuş tırmanıp, sigara içip, dedemin sigaralarını düşünüp, eve döndüğümde sıcak suyum hazır olsun diye su ısıtıcı açık bırakmış olmamın herhangi bir felakete yol açıp açmayacağını düşünürken, yağmurdan korunmak için montumun kapşonunu takmış halimle nasıl göründüğümü merak ederken birisi yanaştı yanıma. Benden daha hızlı tırmanıyordu yokuşu, yanıma yaklaştıkça da yavaşlıyor, hızlarımızı dengeliyordu.

 Artık yan yana yürür yan yana tırmanır olmuştuk. Rahatsız oldum doğal olarak. Yavaşladım, yavaşladı, hızlandım hızlandı. Çizgi filmlerde aynadaki görüntü taklidi yapıp düşmanından kurtulmaya çalışan karakterler vardır ya, öyle bir sahne yaşıyordum resmen.

 Şuralarda bir tane apartmanım var. Babadan kalma. İşsiz güçsüz adamım ben normalde bir halta yaramam da, kira geliriyle paşa gibi yaşıyorum. Küçük kızımı evlendireceğim yazın. Büyük kızım da hamile, iki ay sonra doğum yapacak, toruna torbaya karışıyorum artık, he he. Geçen gün büyük kızım evime geldi gecenin bir yarısı, hamile haliyle. Kavga etmişler kocasıyla. Hamile kızın kalbini kırmış deyyus. Bir hışımla çıktım evden, gittim damadın evine, dedim böyle böyle! Bu kızı üzmeyeceksin! Neyse bir kaç güne barıştılar. A, ne oldu? Ben kötü oldum şimdi. Töbe estağfirullah. Boşuna dememişler karı koca arasına girilmez diye. Ama ben de babayım, ne yapayım?

 Ben amcanın dertlerini dinlerken, aynı az önce amcanın yaptığı hamlelerle, aynı stratejiyle birisi daha yaklaşıyordu, yanıma, yanımıza.

 Askerden kaçtım birader ben.

 Nasıl?

 Ya, çarşı iznindeyim şimdi de, dönmeyeceğim geriye. Bana ters. Bu kadar zora gelemiyorum ben, el bebek gül bebek yetiştirdi benim annemler. Her sabah kalk erkenden koştur bilmeneyap. Tamam koşayım koşayım birader de... Çavuş da yavşak zaten. Çavuş taktı bana. Beni başka yere göndersinler askere, memlekete göndersinler yapayım.

 Beni hiç de alakadar etmeyen bu duruma mecburiyetten de olsa bir yorum yapacaktım, bir tavsiyede bulunacaktım askerden kaçmış gence ki kızı doğum yapacak olan amca araya girdi.

 Olur mu öyle şey evladım! Bak, başa gelen çekilir. Hem bi' tek sen mi askerlik yapıyorsun? Bir tek sen mi gurbettesin? Bak sor bu gence, öğrencidir kesin, gurbettedir kesinkes. Ben memleketimde okurum yoksa okumam diyor mu? Paşa paşa okuyor okulunu.

 Durum pek de öyle değil, ama müdahele etmedim kızı doğum yapacak olan amcaya, başımla onayladım söylediklerini.

 Bu arada bir polis katıldı gurubumuza, söylememe gerek yok, aynı taktikler, aynı hamleler, hızlanıp yavaşlamalar...

 Amca haklı genç. Bak ben polisim. Bu söylediklerini duymamış olayım. İznin bitti mi dooğru bölüğüne.

 Küçük esnaf bir teyze söze karıştı. Memur bey diye seslendi önce.

 Sabah, daha on dakika önce dükkanı açacağım diye vardım dükkanıma, baktım cam çerçeve inmiş. İçerde ne var ne yok didiklenmiş. Allahtan çok para bırakmamıştım içeride ama mahvetmişler her yeri. Nasıl yapsam bilemedim şimdi. Sizi gördüm bir sorayım dedim.

 Teyzecim, bana niye soruyorsun önce karakola gitsene?
 Bi' kere ben teyze değilim, hem altı üstü sorduk ayol, niye patlıyorsun hemen. Ayrıca sen ne yapıyorsun böyle. Görev başında olman gerekmiyor mu, karakol da ya da başka bir yerde ay nebiliyim işte ben?
 Bak şimdi abla, bu çocuk asker, çarşı iznine çıkmış ama geri dönmeyeceğim diyor, kaçacağım askerden diyor. Ben de bir büyüğü olarak naçiz tavsiyelerde bulunuyorum kendisine.
 A be evladım neden öyle şeyler söylüyorsun sen? Ne demekmiş o, askerden kaçmak?
 Ben de dedim kızım ben de uyardım, yapma evladım dedim, dinler o söz dinler.
 Senin derdin nedir amca?
 Geçenlerde büyük kızım hamile benim de, gecenin bir yarısı...

 Kızı doğum yapacak olan amcanın hikayesinin "deyyus kısmında" tam o deyyus demeden diyemeden ben yaşlarda ama erkek gibi giyinen, erkek gibi yürüyen bir kız girdi araya.

 Vay deyyuus!

 Hah. Ağzına sağlık kızım! Sonra işte ben kötü oldum. Diye bitirdi kızı doğum yapacak amca hikayesini. Bu sefer daha ayrıntılı anlatmıştı, kavga sebeplerini, kavganın gelişimini ve tabii ki tüm bunları tek taraftan, kızından öğrendiği gibi ve hatta azıcık da kendisi ekleyerek anlatmıştı bu sefer. Gurup çok kızgındı damada.

 Ne illet adammış o öyle! Diye çıkıştı teyze olduğunu kabul etmeyen abla. Polis araya girdi, çocuk olmayacak olsa neyse de, iki aya çocukları da olacak, işleri zor. Kızı doğum yapacak amca cevap verdi, doğru diyorsun oğlum, doğru diyorsun.

 Bu sırada askerden kaçan genç, erkek gibi giyinen kızla konuşmaya çalışıyordu, çaktırmadan yaptığını sanarak, ayan beyan kıza asılıyordu.

 Ufak bir çocuk koştura koştura katıldı gurubumuza. Aramızdan özellikle birisini seçerek değil, hepimize hitaben, ayakkabılarımın bağcığını bağlayamıyorum, biriniz bağlayabilir mi? Diye sordu. Herkes durdu. Bir ben yürümeye devam ettim ama ben de kopamıyordum artık gurubumdan, iki adım sonra ben de durdum. Kızı doğum yapacak olan amca çömeşti yere, çocuğun bağcıklarını bağladı, yaşlı amcaların yaptığı el şakalarından yaptı bir tane, ve artık küçük çocuk da gurubumuza katılmıştı.

 Sınıfta bir kız var. Böyle bana bakıp bakıp gülüyor bazen. Önümüzde de sevgililer günü var ya. Ne hediye alsam diye düşünüyorum.
 Vay eşşek sıpası seni. Bu yaşta çapkınlığa mı başladın len?
 Deme öyle amcası utandı bak.
 Len kerata. Neler neler biliyorsun sen, sevgililer günü falan.
 Üstüne gitmeyin çocuğun ayol. Bere al bir tane çocum. Böyle ponponlu bir bere al. Sen dinle şu ablanı bere al bak kesin beğenir.
 Tamam teyze.
 Ya da alma. Boşuna masraf etme. Gel benim dükkandan sana iki top yün vereyim, annen örsün onu.
 Olur teyze. Teşekkürler.

 Bağcığını bağlayamayan çocukla dükkanı soyulan küçük esnaf teyze beraberce tuhafiye dükkanının yolunu tuttular. Polis ile kızı doğum yapacak olan amca, şurada bir kahvede oturalım da iki çay içelim, kararı aldılar. Askerden kaçmayı düşünen gençle erkek gibi giyinen kız ise, gidip bir kafede oturmaya karar verdiler. Açıkçası beklemiyordum askerden kaçmayı düşünen gençten böyle bir başarıyı, on dakikada kızı tavlayabilmesine şaşırdım, hem olaya da fazla direkt girmişti, ne bileyim yapamaz gibi geliyordu ama. Helal olsun.

 Artık yokuş tırmanmayı bitirmiştim, yokuş iniyordum. Çabalarımın ödülünü almak gibi. Ama değil gibi. Yokuş aşağıya inmek de yorucu aslında, aşağıya doğru top gibi yuvarlanmamak için de çaba harcaman gerekiyor. O aptal tavşan yokuş aşağı inerken o kadar yorulmazdı ama, yokuş bitince yan gelip küt diye devrilmezdi. Şapkalı dedem geliyor tekrar aklıma.

 Şapkalı dedemi düşünürken adım sesleri duyuyorum arkamdan. Benden hızlı yürüyor, yaklaşıyor. Gözüne ışık vurdurulan tavşan gibi saplanıp kalıyorum olduğum yere. O da saplanıp kalıyor, adım sesleri bitti. Yere eğilip bir taş kapıyorum, fırlatacağımdan değil de köpeklere karşı işe yarıyor hep. Arkamı dönüp fırlatır gibi yapıyorum, kaçıp gidiyor.


5 Şubat 2012 Pazar

Kuzeye Giderken


 Sağda. Güneş yükseliyordu.

 Kar kalınlığı artıyordu.

 Yanımdaki koltuktaki kızlar daha bir yayılıyorlar, daha bir derin uykuya dalıyorlardı.

 Kestane şekerim yenilmek için Bursa'ya varmamı bekliyordu.

 Önümdeki kadın koltuğunu daha da bir burnumu dayıyordu. Yanında oturan oğluşu da "Bekçiler Kralı" izliyordu.

 Robert Jordan "siz gidin" diyordu. Sadece bir dakika Maria ile konuşmak istiyorum, ama söz alıyordu Pilar'la Pablo'dan "bir dakika sonra gelip onu götüreceksiniz, gitmek istemeyecektir, götüreceksiniz" diyordu.

 "Git guapa" diyordu.

 Shrek, Yakışıklı Prens'i bir kez daha alt ediyordu.

 Bir İzmir-Sakarya yolculuğu daha tamamlanıyordu, sonraki seyahatlerimizde de Vib turizmi tercih mi etsekti ki? Kaliteli bilmemneyin hedehöde adresi Vib Turizm.

 Muavin bavulumu veriyordu.

 Servis aracı bir türlü kalkmak bilmiyordu.

 Telefonum bulunamıyordu.

 Robert Jordan ölüyordu. Shrek sonsuza dek mutlu yaşıyordu. Otobüsteki servis elemanı bir güzel uyku çekiyordu. Yanımdaki kızlar da öyle. Önümdeki teyze ve Bekçiker Kralı izleyen oğluşu kahvaltı ediyorlardı, bir akrabalarının evinde. Bense kampüse tırmanıyordum.

 Bölüm sekreteri beni mütemadiyen azarlıyordu. Öğrenci İşleri'ndeki kadın da öyle. Henüz güneydeyken bir acemilik çökmüştü üzerime, kapıların nasıl açıldığını nasıl kapatıldığını unutmuş gibiydim, salak gibiydim; buğulanan camını silmem için öne oturmamı kendine has üslubuyla benden rica eden dolmuş şoförü de azarlamıştı beni. Muhtemelen ben dolmuştan indikten sonra da küfretmişti bana.

 Bölüm başkanımız koştura koştura Cuma'ya gidiyordu. Bir imza istiyordum ben sadece. Bağırmaya cesaretim yok, hiç olmadı.

 Derdimden haberdar asistan hoca sesleniyordu bölüm başkanımızın ardından. Hocaam! Bir imza lazım arkadaşa, mazeretli ders seçimi için.

 Kalemin var mı diye soruyordu. Alel acele imzasını atıp kaçıyordu.

 Tanıdık bir manzara beni karşılıyordu. Bomboştan hallice bir oda. Son sayıma göre kırkdört adet depozitolu bira şişesi, bir büyük bir ortanca rakı bir ufak votka şişesi. Yanlarına bir de litrelik rakı almalı, daltonlar gibi dizmeliyim onları.


 Yeniden Anadolu alıyordum; eh tatil bitti, yok artık Winston. Yeniden ezine peyniri ve en pahalısından beş liralık zeytin alıyordum; sigaramdan kısarım ama en kaliteli zeytini peyniri yerim. Bir kez daha gazete alıyordum okumayacağımı bile bile, üç liralık da ıspanaklı börek.


29 Ocak 2012 Pazar

Akılsız Başın Cezası


 Akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Derdim annem, ben küçükken, bakkala gönderildiğimde ve birşeyleri eksik alıp geldiğimde. "Haydi bakalım, git bir tane de ayçiçek yağı al şimdi, akılsız başın cezasını ayaklar çeker" derdi. Öflesem de pöflesem de gider alırdım.

 Bunu öğrendim ben.

 Ama anlayamadığım birşey var. Bana ait olmayan bir akılsız başın cezasını da bazen bana ait olan ayaklar çekiyor. Az sonra anlatacağım olayda iki tane baş var, iki tane de ayak var. Başlardan birisi, ayakların her ikisi de bana ait.

 Daha yeni gelmiştim tatile. Ayın onbeşi oldu, gittim babamdan paramı aldım. Babam bir de kredi kartı uzattı bana. "İçinde yedi yüz elli lira var, git çek, elli lira daha vereyim harcını yatır" dedi. Ne gerek vardı? Daha çook zaman vardı. Yatırırdım bir ara.

 Geçenlerde tekrar gittim babama, bahsi geçen kartı aldım babamdan. Bir elli lira daha aldım konuştuğumuz gibi. Saat üç gibiydi. Ya dedim, bunun yarını da var, son günü ama olsun, yarını da var, yarın halledeyim, şimdi oturayım şuracığa, babamın ev yapımı şarabından çekeyim birkaç yudum; muhabbete ortak olayım birkaç kelam. Hiç canım istemiyordu dışarıya çıkmayı. Hem daha dün halı sahadaydım, gök yarılmıştı daha dün, sıçan gibi ıslanmıştım daha dün, eve kendimi zor atmış hasta olmamak için binbir kocakarı ilacına başvurmuştum bir gece önce. Hafif kırık gibiydi vücudum, otureydim şuracığa be. Yok, olmazdı. Son güne bırakmamalıydım, hem yarın kesinkes daha kalabalık olurdu banka, haydi bakalımdı yürü bakalımdı.

 Yürüdüm bakalım. Perşembe günü. Buranın pazarı. Ve belediyemiz de artık gelenekselleşmiş, "şuraları kazsak da bir boru mu döşesek, vay efendim var olan boruları çıkartıp daha sağlamını mı döşesek, acep buradan tarihi eser gibisinden birşeyler çıkartır mıyız ki, petrol mü bulsak la" günlerinden birisini yaşamaktaydı, her yer çamur ve insandı. Ne kadar sigara içtim, ne kadar küfrettim, bilmiyorum. Ama sayıları birbirlerine ve büyük sayılara çok yakındır. Vardım İş Bankası'na. Bankamatiğe soktum kartı, şifre, tamam, istediğim tutarı giriyorum, oldu. Yok, olmadı. Şifren yanlış diyor. Ben vazgeçmiyor üç kez üst üste deniyorum ve bankamatikten azar işitiyorum. Şifre deneme limitini aştın koçum diyor. Babamı arıyorum, şifrenin doğruluğunu onaylattırıyorum, bir de tavsiye alıyorum kendisinden : Bankanın içine gir yüz yüze hallet işi.

 Uyuyorum baba tavsiyesine. Şükür yarım yamalak uyuyorum. Gişe numaramı aldıktan, birkaç dakika sap sap dikilip, yere sabitlenmiş sandığım dayanak olabileceğini sandığım bir tahta parçasını sırtımla iktirip, düşmeden toparlanıp feci utandıktan sonra kapının önündeki danışman gibi duran abiye gidiyorum.

 Gayet düzgün bir İstanbul Türkçesi ile dedimi anlatmaya başlıyorum ki abi lafımı kesiyor. "Yalnız o elinizdeki Akbank kartı, Akbank'a giderseniz daha çok yardımcı olabilirler".

 Tekrar arıyorum babamı. Düşüyor jeton. Aaa diyor, ben yanlış kartı verdim sana, gel doğrusunu vereyim. Hani sen uyumaya çalışırsın da yanındaki uyumamış muzip akraba kulağını gıdıklar da zırt pırt uyandırır ya seni.  Aynen öyle. Hani bağlasalar seni bir sandalyeye, göz kapaklarını bantlasalar da televizyonda evlenme programlarına çıkıp yurdumun nadide bir yöresine ait nadide bir türküyü söylemeye çalışan adamları izletseler sana, dinletseler. Aynen öyle.

 Ayaklarım babamın akılsız başının cezasını çekmeye başladı o anda. Söve saya döndüm eve. Doğru kartı aldım. Tekrar gittim bankaya, çektim parayı, diğer bankaya girip yatırdım. Sonra tekrar döndüm eve.

 Hallettin mi oğlum, diye sordu. Hallettim babacım, çünkü doğru kart olunca ben halledebiliyorum aslında dedim. Güldü, yanındaki arkadaşlarına dönüp sağlam soktu dedi, onlar da güldüler, ben de güldüm. Bir kaç bira ısmarladı bana. Çok sinirlenmiştim de, önemsiz şimdi.

 Ama hikayem burada sona ermiyor. Harcı da yatırdıktan sonra artık ders seçimi yapabilirdim, ben öyle sanıyordum. Yapamadım. Harç yatırmanın son günü 27si iken ders seçiminin son günü 25i, ve harcı yatırmadan ders seçimi yapamıyorsun. Yani bu saçma sapan sistemde aslında harcın son günü 25i oluyor. Daha geç yatırırsan, benim yaptığım gibi, ders seçemiyorsun.

 Hikayenin bu ikinci kısmındaki akılsız baş bana ait. Cezayı çekecek olan ayaklar da bana ait olacaklar. Sakarya'ya bir hafta geç gitmeyi planlıyordum, en geç 3 şubatta orada olmam ve dilekçe vermem gerekiyor, bu dönem ders görebilmek için.

 Bu hikayeden çıkarmamız gereken ders, zaten ilk cümlede okuyucunun gözüne sokulmuştur. Ve hatta bu yazıya verilebilecek en uygun  başlık da O'dur. Ha bir de şu olabilir : Bu devirde insan babasına güvenemiyor yahu! Bir başka alternatif de şudur bence : Bugünün işini yarına bırakma. Bir başka açıdan yaklaşıp "her işte bir hayır vardır, belki de Sakarya'ya erken gitmem gerekiyordur" da diyebilirim. Minnacık bir ihtimale bel bağlayarak, şunu da söylemek istiyorum: Eğer o gün pazarda karşıma çıktıysanız, üzerime üzerime yürüdüyseniz ben de sizi iktirip kaktırdıysam, özür dilerim. Aslında öyle bir insan değilimdir. 

7 Ocak 2012 Cumartesi

Leblebi


-Babacığım şimdi şöyle oluyor, dört tane dersten kaldım, bir tanesinden de DD ile geçtim, ikiyle geçmek gibi birşey yani.
-Yani?
-Yani şey. Ortalamam biraz düşük, şimdi yalan olmasın, düşük. Velev ki ortalamam yüksek, neden sınıfı geçmeyeyim ki zaten?
-Sadede gel.
-Şey işte, sene tekrarı yapmam gerekebilir. Gerekiyor gibi. Ya baba ben sınıfta kaldım be.
-Sağlık olsun oğlum, senin s.kin sağolsun oğlum benim.
-Adamsın.

 Hayal kurmak güzel şey.

 Sene tekrarı yapacak olmamı muhtemelen bu kadar da nazik karşılamayacak olan adamdan, babamdan daha iki gün önce para isteyişim geliyor aklıma. Ezile büzüle "Babacığım durumun varsa, şey yani ben paramı yetiremedim de yine ..."

 Babam net konuştu : Kaç para? Şu "kaç para" sorusu bir tuhaf. Yani altından ne çıkacağını bilemiyorsun; "kaç paraysa verelim" de çıkabilir, "yine mi para istiyorsun" da çıkabilir. Ve hatta "sen beni sırf para istemek için arıyorsun beni baba değil bankamatik gibi görüyorsun hayırsız evlat!" bile çıkabilir.

 Ezile büzüle devam ettim. "Şey, öyle büyük bir para değil, bitti param şimdi, ayın yedisine çıkartacak kadar bir yirmi lira yeter."

 İşte altından ne çıkar bilemiyorsun o sorunun. "Amaaan o da para mı, yirmi lira senin köpeğin olsun, ben o parayı g.tümle veririm, ahahayt yirmi de neymiş" gibi bir tavırla kabul etti babam, yirmi lira talebimi.

 Ertesi gün aradım babamı tekrar.

-Baba benim yirmilik ne oldu?
-Ne yirmiliği?!

 Aklıma bir an için paralel evren teorileri, babamın yerine geçen uzaylılar, üçharflilerin benimle d.şak geçmesi gibi senaryolar geldiyse de jeton çabuk düştü. Bir gün önce "sarhoş babamla" konuşmuştum, o anda da "ayık babamla" konuşmaktaydım. Tekrar ezildim, tekrar büzüldüm, tekrar ettim yirmi lira talebimi. Kendileri de -büyük insan- bir gece öncekine yakın bir tavır takınarak talebimi kabul edip bana yirmi lira arz ettiler.

 Bir paket kısa anadolu, bir adet çakmak, bir adet de gofret -çokonat- aldım. Gofretimi yedim yürürken. Pakedimi açtım, çöpünü çaktırmadan sokağa attm, yeni çakmağımı çakıp rüzgara sırtımı dönüp bir sigara yaktım.

 İki bira almak için tekele girdim sonra. Tekelci telefonla konuşuyordu. Aldım iki biramı, "kaç para" diye sordum. "Hayatımlı" "mayatımlı" birşeyler söyledi önce, bana değil telefondakine, sonra da "alsdlf soeofm" dedi. "Ney?" dedim. Sinirlendi tekelci abi -gıcık insan. Telefonu tutmakla meşgul olmayan diğer eliyle hesap makinesine uzandı, "LEBLEBİ" yazdı. "Ney?" dedim. Telefonu tutmayan el ile "ay pardon yanlış oldu" işareti yaptı. "Hayatım" dedi. Sonra tekrar hesap makinesine gitti telefon tutmayan el. "6.80" yazdı, bana döndürdü. Cüzdanımda iç içe duran üç adet beşlikten en içtekini çıkartmak için çabaladım biraz, başardım, cüzdanımı cebime geri koydum; elimi montumun sol cebine atıp yol boyunca şıngırdayıp başımın ağrımasına sebep olan bozuk para güruhunu yığdım masaya. "Beş, beşbuçuk, beşyetmişbeş, beşseksen, iyi akşamlar" dedim. "Tamam hayatım" dedi.

 Girdim eve. Biralarımı dolaba koyacaktım ki Burak'ın sesiyle irkildim. Biraz da görünüşüyle. "Ulan üç kuruş para buldun hemen bira aldın de mi, körolasıca!" diye çıkıştı bana Burak. "Körolasıca" hakaretini feminen bulduğumdan olacak "sus kadınn" diye kükredim Burak'a. "Ne diyorsun .mına koyim" diye ciyakladı o da. İçinde iki adet bira bulunan siyah poşetimi bir gürz gibi sallayarak Burak'ın kafasına indirdim.

 Sonra da uçarak uzaklaştım oradan.

5 Ocak 2012 Perşembe

Batan Güneş


 Batan Güneş. Osamu Dazai. Japon bir yazarın kitabı. Ben de sırf Japon diye aldım kütüphaneden, on beş gün içerisinde teslim etmem gerekiyordu. Geciktirdim, teslim ederken ceza da ödeyeceğim şimdi. Hala okumadım bir de.

 Dün gece akşam yedi gibi uyandım. Mantık Devreleri finaline uyumadan gitmeye karar verip odama gömüldüm, ders çalışmak için. Üç beş film izledim, üç beş saat kadar oyun oynadım, odamdan çıkıp hazır tavuk çorbası pişirip bir adet soğanla birlikte yuttum. Odama dönüp ders çalıştım bir ara. Çalıştım ama gerçekten. Dikkatim çok çabuk dağılıyor, bunun da bilincinde olarak verimli şekilde çalışmaya çalıştım. Yarım saat kadar çalışıp geçmiş yıllarda çıkmış bir final sorusunu çözebilecek duruma geldiğimde bir buçuk saatlik bir ara veriyordum. Sistemim buydu ve neredeyse bir buçuk iki saat kadar çalıştım.

 Sabahı ettim. Bir tane daha kahvaltı ettim. Omlet yaptım kendime, pul biber, kuru nane, kara biber, iki adet yumurta. Bir tabakta birleşirler. Bir çatalla karıştırılırlar. Tavaya dökülürler. Tava, bir tencere kapağıyla kapatılır. Beş dakika kadar sonra, mükemmel bir görüntüye ve kokuya sahip omletimiz hazırdır. Çay da demledim. Yuttum onları da işte. Öğlen birde sınavım vardı, saat on iki gibi evden çıkmalıydım. Artık oynanacak oyunları, izlenecek filmleri, çiftleri bulunup birleştirilecek çorapları, içilecek çayları, sarartılacak dişleri tüketmiş olduğum için Batan Güneş'i aldım elime. On dakika kadar sonra evden çıkmam gerekiyordu.

 Okudum biraz. Sonra bir karar aldım. "Bu kitabı cuma günü teslim ederim, teslim etmeden önce de okur bitiririm" dedim. Bir gün içinde bitirmeye karar verdim yani.

 Şimdi kitap masamda duruyor. Hala okumuyorum.

 Dur bir özet geçeyim.

*Bu dönem alttan aldığım bir ders de dahil toplam yedi ders alıyorum ve sanırım beşinden kaldım.
*Bu dönem bir tane hadi olsun iki tane kitap okudum.
*Bu dönem de farkedilmemek/yoksayılmak sorunumu çözemeyip silik karakterimi daha da pekiştirdim.
*Halı sahada çok goller attım, arkadaşlarım "beş üzerinden yedi" belirlediler performansımı.
*Dokuz yüz lirası kredi kartlarına üçyüz otuz lirası ev arkadaşlarıma olmak üzere toplam 1230 lira borcum var.
*Ha bir de başka bir arkadaştan yüz lira almıştım.
*Bloga yazmıyorum doğru dürüst. Sesimi çıkartamıyorum ya gerçek hayatta, sanal alemde de sessizleşmeye başladım.
*Bu yazıyı tamamlayıp yayınlamama ihtimalim de yüksek.
*Ya da gönder gitsin.
*Tek sıkıntı başlık. Hep zorlanıyorum başlık bulmakta.