7 Mart 2017 Salı

Türkan

Sizleri Türkan'la tanıştırmak istiyorum. Kendisi ispinozdur. Abim bir ara heveslenip aldı bu pek sevimli kuşlardan, onlar da maşallah pıtır pıtır ürediler, şimdi sayıları on kadar var. Hepsine isim bulunmuş, bu gariban isimsiz kalmış. Baktım bi' tipine. "Türkan bu ya" dedim. "Baksana Türkan gibi duruyor, asil bir hali var, Türkan Şoray'a benziyor..." dedim. Türkan oldu ismi.

Çok kızgınım bu günlerde Türkan'a. Abimden pek yakında öğrendim ki erkek kardeşiyle seviyesiz bir ilişkisi varmış... Ah Türkan vah Türkan. Türkan koyduk lan senin adını, Cersei değil ki! Neler yapıyorsun?! Tamam hayvanlar aleminde tuhaf değildir bu olay tamam da benim kanıma dokunuyor arkadaş. O erkek kardeşini gırtlaklayasım geliyor, zaten minnacık şeyler.


Şu en arkada duran beyaz olan Türkan. Koyu renkli olanlardan biri de kardeşi olacak dallama. Daha az önce abim şey dedi bana, "biraz eksiltmeyi düşünüyorum, dağıtmayı düşünüyorum vereyim sana Türkan'la eşini" dedi. Hiç onaylamıyorum ilişkilerini, hiç. Ama gönül de ferman dinlemez. Alacak olursam dallama kardeşiyle birlikte alırım mecbur. Ayırmak da olmaz yani. Gerçi, evcil hayvan beslemek konusunda bazı endişelerim ve bazı kıllıklarım var. Endişe şu: Ölecek ve üzüleceğim. Kıllık da şu: Sevemediğim hayvanları beslemeyi sevmiyorum ben. Mesela balık beslemem, alıp eline okşayamıyorsun sonuçta. Bu ispinoz denilen bir damlacık kuşlar da pek ürkek, sevdirmiyor kendini öyle ele gelmiyor. 

2 Mart 2017 Perşembe

Düzensiz Uyku Vesayetine Son Verdiğim Gün

Bugün güzel bir gün olacak gibi hissediyorum.

Erkenden kalktım. Saat beş buçuk filandı. Haftalardır süren düzensiz uyku "vesayetine" son verdim. Vesayet sözcüğünü de cümle içinde kullandım ya, sırtım yere gelmez gari. Elimi yüzümü yıkadım. Çay koydum, geldim çöktüm salona, açtım televizyonu, arkada çalsın o tıngır mıngır, bir kaç haber okudum.

Güzel bir gün olacak bence bugün. Hava parlak, yağmur yıkamış gökyüzünü. Dün neydi öyle, sisli buğulu, leş gibi bir gündü. Bugün pasparlak hava.

Birkaç gün önce seriye bağlayıp otuz dört tane iş başvurusu yaptım kariyer.net sitesi üzerinden. Altı tane de "özgeçmiş görüntüleme" aldım karşılık olarak. Bakmalık değil almalık adam olsam ya bir ara. Ama olsun, bugün güzel bir gün, ümitle bakmalıyım hayata, geleceğe.

Uyandıktan sonraki beş dakika içinde bir karar almıştım bugün için. Aylardır elimde sürünen, son yüz sayfası kalmış kitabımı okumaya devam edeyim, paldır küldür bitiririm belki ama şart değil, birazcık da olsa okuyayım demiştim. Uygularım inşallah.

Son günlerde bulmacaya sardım. Çok eğlenceli buluyorum bulmaca çözme işini. Az sonra gider bir gazete alırım.

Güzel bir gün olsun bugün. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

e-) Hiçbiri

Bir aralar edebi tür kaygım vardı. Yazdıklarımın edebi olması kaygısı değil, yazdıklarımın edebi bir türe ait olması bir kategoriye girmesi kaygısı. "Ne yazıyorum lan ben şimdi, öykü desen değil deneme desen değil köşe yazısı makale değil, roman desen alakası yok... nedir yahu bu?" derdim kendime ve bu da biraz ket vurdu yazmalarıma. Başka şeyler de vurdu da ona sonra değinirim ya da değinmem, bilemiyorum. Her neyse, şu anda aniden geldi bir his, bu kaygının uçup gidişi hissi. Öykü değil deneme değil günlük değil köşe yazısı değil... e-) hiçbiri türünde yazıyorum ben. Yazacağım böyle n'olacak.

İş bulamamalarım devam ediyor. Kafayı sıyırıyorum ben de inceden. Ama son iki üç gündür biraz daha farklı bir ruh halindeyim. Eğer hemen bitmezse ki bitmişliği vardır, biraz daha istekli biraz daha çözümler üretmeye teşneyim. Biraz daha umutluyum. Olmadı bu iş de olmadı yandık bittik ne yapacağız kesin aç öleceğim ben... değil de. Tamam bu da olmadı, olmayıversin, o zaman şöyle başka bir yola gireyim... gibi. Ne var aklımda en son? Yüksek lisans. Baktım ösym sınav takvimine önümüzdeki dört beş ay içinde yds ve ales sınavları var. Gireyim alayım bi' puanlar, sonra İzmir'deki üniversitelerin yüksek lisans programlarına başvurayım. Tabii ki ona çok var ağustos eylülde belki. O zamana kadar da iş aramaya devam ederim, olursa oluur olmazsa bir b planım hazırda bulunur. Girerim yüksek lisansa, bursa başvurur çıkmazsa kredi alırım ve böylece babadan harçlık almaya da son veririm, yüksek lisans süresince de yine iş aramaya devam eder ama artık İstanbul mistanbul hiç kasmam. Kötü ihtimalle iki sene daha iş bulamam ama o iki sene sonunda yüksek lisans bitirmiş insan olurum. Hemen ardından yapıştırsam gitsem askere... Döndüğümde -dönersem inşallah- yaşı artık genç değil yirmi sekizinde ama yüksek lisans mezunu askerliğini bitirmiş insan olurum. Bu da çok daha fazla şans yaratır bana. Diye düşünüyorum ben.

Çok güzel hayal kuruyorum ben. Bu yukarıdaki paragraf için demiyorum bunu, o hayal değil plan. Ama her şeyin çok daha hızlı çok daha güzel olacağı hayalleri o kadar güzel o kadar ciddiyetle kuruyorum ki. Nasıl desem, baya baya vakit ayırıp, uyurken yatakta kurmak değil, uyanıkken mutfağa gidip bir sigara yakıp bir çay koyup ciddi ciddi düşünmek. Yürüyerek, kendi kendime sohbet ederek, karşı tarafın da cevaplarını karşı tarafın karakterini de işin içine katarak (tanıdığım bir kişiyse bilerek ,tanımadığım bir kişiyse bir karakter oluşturarak) bazen saatler süren bir meşgale oluyor hayal kurmak benim için. Sigara içenler bilir, sohbetle birlikte çok sigara içilir, hele karşındaki de içiyorsa. İşte o bir kaç saat süren hayal kurma seanslarında sigara sigara üstüne yakıyorum mesela ben, muhabbet akıyor çünkü. Bazen kakam geliyor tuvalete giriyorum ama konuşma yarım kalacak. İnanır mısınız telefonla oynamadığım tuvalet dakikaları geçiriyorum bazen ben. Bu hayaller neyle alakalı oluyor? Her şey anasını satayım. İş güç bulmalı senaryolar çoğunlukta elbet. Ama yeri geliyor memleketi kurtarıyorum. Yeri geliyor mutlu oluyorum!

Sonra son sigara içiliyor, son bardak çaydan son yudum alınıyor ya da sifona basılıyor ve. Gerçeğe dönüyorum. Gerçekler çok sıkıcı gerçekler çok... gerçek.

Geçenlerde kendi kendime bir şaka yaptım sonra dakikalarca güldüm. Çok alem adamım. İş bulamıyorum ya. Dedim şöyle kamyonet gibisinden bir araç bulayım, bir de megafon. Kamyonet mi denir onlara ne denir, çok cahilim arabalar konusunda. Neyse megafonla bağırarak bir ürün ya da hizmetin mahallelere, insanların huzuruna götürüldüğü konsepti düşün işte. Gireyim aracımla elimde megafonumla teknoparklara... "Bilgisayar mühendisi ayağınıza geldi... Si, si-pılas-pılas, java kodlanır..." Hah hah ha. Ulan ne komik adamım değil mi?

Bazen içimde her şeyi başarabilecek bir güç hissediyorum. Değeri anlaşılmamış bir... değer olarak görüyorum kendimi. Çok mu götü kalkık geldi? Olsun, gelsin. Dur o zaman rahatlatayım içini. Bazen de kendimi çok değersiz hissediyorum. Gereksiz. Bir kuzenim bana şöyle seslenirdi: İşe yaramaz. Hah işte öyle. Sırf bu yüzden basit işleri yapınca mutlu oluyorum. Babam çarşıya gönderiyor, sevdiği bir çerezci var, kabak çekirdeği alıp geliyorum oradan. Bir iş başardım, yaşlı (elli bir yaşında) babacığım yorulmadı, gidip çarşıya o kabak çekirdeğini ben aldım! Annem dün şey dedi, oğlum kömür bitti aşağıdaki bakkalda satılıyor alalım mı beraber dedi. Sevindim, atıldım göreve. Minnacık annem var zaten, yardım etmek istese de çok edemez ama tüm tekliflerine rağmen reddettim yardımı, sırtıma vurdum bir çuval kömürü, yaklaşık elli metre taşıdım, eve getirdim. Eve kömür getirdim. Ben getirdim! Bu kendini değersiz, işe yaramaz hissetme halinin yanı sıra şey de var. Mahcubiyet. Geldik bilmemne yaşına hala babamızdan harçlık alıyoruz yahu... mahcubiyeti. Bir ay önceydi herhalde, staj yaptığım şirkete gittim, staj belgelerimi imzalatmak için ama defter imza filan işin kılıfı. Ben hala boştayım işsizim ve sizin şirkette staj yapmıştım ya ben hani... İşe mi alsanız beni ne yapsanız ki? Almadılar. Ben açıkça bunu söylemedim de, olmadı yani çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Geri dönüyorum evime nasıl sinirliyim nasıl üzgünüm ve nasıl mahcubum. Babama gittim ilk iş. Daha önceden konuşulmuştu, yedi senedir giyiyorum aynı montu, artık sana yeni bir mont alalım diyordu babam. Baba dedim, istemiyorum ben mont. Niye la filan dedi, gerek yok dedim, işe girersem kendim alırım işe giremezsem de bir kış daha götürür beni bu, zaten bakarsın askere giderim ne gerek var yeni monta vesaire. Alsaydık oğlum filan dedi, cuk dedim istemiyorum boşver. Ceza kestim kendime. Arkasındayım da bu gösterdiğim tavrın. O günden sonra fermuarı bozuldu montun, sadece düğmelerini ilikleyerek kullanıyorum şimdi. Gerçi o, terziye götürsek on liralık iş de, erteliyorum işte. Çok fakir edebiyatı gibi oldu son kısım, fermuarım da bozuldu ağğbi, üşüyorum ağğbi... Öyle değil.


12 Aralık 2016 Pazartesi

Benden Selam Olsun Dalyüreğe

Herkes gerçekleri sevmez. Gerçekleri, herkes sevmez. Bu tonlamayla daha anlamlı oldu. Seven de vardır yani de sevmeyen de vardır. Ama en sevdiğini iddia eden bile bir an gelir sevmez olur. Sonra gene sevebilir de. Amma geri vites amma patinaj yaptım.

Bazen bir çift kulak arıyorum beni dinleyecek, lafımı kesmeden, kendi hikayesine dönmeden... merakla, merağını belli eden bakışlarla beni dinleyecek. Bulamıyorum anasını satayım. Beni dinlemeyen insanlara da çok anlatmam ben. Sonra sen sessizsin... Ebenin... En anlamsız en gereksiz hikayemi bile can kulağıyla dinleyen bir insan vardı, yok artık o da. Özlüyorum herhalde ne bileyim. İnsani bir duygu o da. Özlemekten utanılmaz, değil mi?

Ben çok sevmem gerçekleri. Bazen de severim. Görürüm gerçekleri de kaçmayı severim.

Bir de acıktım ki sorma. Ne var evde yiyecek? Zeytin (yeşil zeytin, kendimiz çizdik kurduk yaptık, bayılırım) ve bal. Bazlama aldım bir de, gece on birde bakkalda kalmamış ekmek bazlama kalmış onu aldım. Çay yapmıştım bitti, tekrar yapsam... sonra ağlıyorum reflü de reflü diye. Yapmasam daha iyi. Ihlamur yaparım belki. Geçen gün ıhlamur yaptığımız cam demliği kırdım. Benim suçum yok aslında, havalar çok soğuk ya, foşş diye kaynar suyu içine dökmek belki benim suçum olabilir, laps diye çatlayıp dibini bıraktı o da zemine. Ama çok düzgün çıktı o dip oradan. Normal çaydanlık üstünde yaparım ıhlamuru n'olacak.

Gerçekler diyorum diyorum giremiyorum konuya. Bir arkadaşım var mesela, pek sever gerçekleri. Gerçekçi olmayan filmleri kitapları bile sevmez. Yani bu onun ifadesi, gerçekçi sözcüğü burada çok doğru değil bence, Yüzüklerin Efendisi'ni sevmez mesela, gerçekçi değil diye, gerçekçilik burada ayrı bir kavram; yaratılan o evrendeki olaylar kendi mantığı içinde gerçekçidir bence. Kurgusal filmleri sevmiyorum dese daha güzel olur, yarın diyeyim kendisine. Ben severim kurguları, bu dünyada olmayan beni başka başka alemlere götüren, gerçek dünyadan koparan şeyleri severim.

Öfff. Araya başka muhabbet girdi, gitti kafa. Zaten yerinde değil iyice gitti. Ne diyordum ben? Saçmalıyordum evet. Yaparım ben öyle arada, problem mi var?

Bugün yürüyoruz arkadaşla. Dedim babam içkiyi bıraktı. Hasta mı lan acaba dedi. Senin beni mınakoyim. Adam irade göstermiş iki haftadır içmiyor, aklına ilk gelen babamın ince hastalığa yakalanmış olması. Yok lan diyorum ikna da olmuyor pezevenk. Bazı insanlar çok reröre.

Sigara içmem lazım. Bi' gideyim ben, daha buralara çok saçmalanacak!

Saat olmuş altı. Peeeh. Biraz daha dayanayım. Biraz değil, epey daha dayanayım, düzene sokayım şu uykuyu.

İşsizlik de zormuş epey. Yeni yeni tecrübe ediyorum bu belayı, merhabalar işsizlik, validenizin ellerinden öperim. Girmişim yirmi altı yaşına, cumartesi gününü bekliyorum şimdi gidip yüz lira harçlık alacağım babamdan. Tüüü, kalıbıma tüküreyim. Şerefsiz işe yaramaz insan beni! Şerefsiz ağır oldu. Ne şerefsizliğimi gördüm yani?

Tırnaklarımı keseyim ya ben. Klavye kullanmayı zorlaştırıyor uzun tınak, tuşlardan kayıyor parmaklarım gıcık oluyorum.

Son günlerde acayip sinirli bir insan oldum ben. Telefon çalıyor sinirleniyorum, mesaj geliyor delleniyorum, birisi bir şey soruyor cinlerim tepeme çıkıyor... Dur bi' sakin koçum ne bu hiddet ne bu agresyon. Agresyon ney lan!? Agression. Türkçe'ye kesin girmiştir bu sözcük de böyle. Kesin bak. Nefret ediyorum ondan da. Geçenlerde ney duydum: mentor. Mentorlük edecek insan bilmem ne. Baya al İngilizce'den laps diye sok Türkçe'ye. Şerefsiz bunlar hep. Şeyi sevmiyorum bak bir de. Türkçe'ye böyle direkt girmiş sözcükleri İngilizce telefuz etmeyi. Televizyon mesela. Diyeceğim ki, televizyon izliyorum: Ay voç televiyjın... Televiyjın. Tuhaf olmuyor mu ya? Ya da garaj mesela, ya da sinema. Garaja, gerıç demesi tuhaf geliyor.

Kervan'daki midyeci amcayı da sevmiyorum. Midye seviyorum da o adamın midyeleri midyeden soğuttu beni. Biranın bu kadar pahalı olmasını da sevmiyorum.

Gerçekleri de sevmiyorum lan! İşsiz olduğum gerçeğini sevmiyorum ben, iş arayışında/yeteneklerine uygun pozisyonu bulmak için beklemede diye tanımlayayım ben kendimi. Bazı giden şeylerin geri gelmeyecek olması gerçeği hele, evlerden ırak. Bak o tam şerefsiz mesela. Giden gelebilir yahu! Umut etmeyi severim ama artık umut etmemem gerektiği gerçeği götoş. Bayadır kullanmıyorum bu hakareti bi' mutlu oldum şu an okuyup okuyup gülüyorum: Götoş. Ehe he.

Umut çok güzel bir isim bence. İlerde ürersem de bir oğlum olursa bu ismi vermek isteyebilirdim ama istemiyorum. Tanıdığım Umut'lar var. Tuhaf olur öyle gibi geliyor. Kız olursa Sevinç ismini düşünüyorum ama. Çok güzel isim değil mi Sevinç? Şey düşündüm bak, isim bir temenni içermeli dedim. Babam bazen bana derdi, adın gibi ol oğlum diye. Mert ol. Adam ol lan! Ben de sevinçli ol, mutlu ol, umutlu ol demek isterim evlatlarıma. Şimdiden nasıl düşünüyorum kerataları değil mi? Tam baba olacak adamım aslında da siktir et şimdi, daha kendimi büyütemedim ben.

Gerçekleri, herkes sevmez ya... vuhuu, ilk paragrafa döndüm. Sevmez ya herkes gerçekleri. Hamle yapmak, gerçek dışı ama nazaran mutlu dünyandan çıkış yapmana sebep olabilir bazen. Sırf bu yüzden de insanlar süründürür yapmaları gerekenleri. Şey gibi diyeyim mesela: Lise aşkı düşün tamam mı, platonik. Kızı seviyor oğlan ya da kız oğlanı seviyor farketmez. Gidip açılırsa, reddedilebilir. O zaman artık hayal bile kuramaz. Hayal kurma özgürlüğüne veda eder. Benim diyen gerçekçinin de götü yemez bazen bu özgürlükten vazgeçmeye, sırf gerçekleri öğrenmek adına. İyiyim lan böyle der, benim diyen gerçekçi, gerçekleri çok sevdiğini yalan yanlış iddia eden dalyürek. Dalyürek de güzel bak.

Yayınlamıyorum lan var mı diyeceğin?

"Yayınlamıyorum lan var mı diyeceğin" cümlesiyle bitiriş yaptığım bu yazı aslında 2 aralıkta yazıldı. Sonra yayınlanmadı. Şimdi de diyorum ki:

Yayınlıyorum lan var mı?



12 Eylül 2016 Pazartesi

Köpekleri Severim

Köpekleri çok seviyorum. Kedileri de bir o kadar sevmiyorum. Çok nadiren kedi sevmişliğim başını okşamışlığım olmuştur da, köpek sevmişliğimle kıyaslanamaz.

Bu köpek sevmeler genellikle sarhoş olduğum zamanlarda gerçekleşti. Sakarya, İzmir... Kafayı buldum mu sokaktaki köpeği yanıma çağırıp, gelmezse yanına gidip severim. Bugün de farklı şekilde gelişmedi olaylar. Gene sarhoştum, hala sarhoşum, amınakoyim klavyede tuşları bulmak için epey zaman harcıyorum. Bir köpek gördüm. Babamdan çıktım anneme doğru yürüyorum. Aslında sevimli mevimli de değil. Kahverenginin sarıya kaçan bir tonunda renkte, epeyce tombik yemiş baya yani... Gittim sevdim, başını okşadım. Takıldı mı bana. Geliyor peşimden. Hiç planladığım bir şey değildi ama hoş sonuçlar doğurdu. Fırsat buldukça -üç dört kere daha- sevdim okşadım, kulaklarının arkasını kaşıdım. Benimle evime kadar geldi. Korudu beni salak. Binaya girdikten sonra -ben de az salak değilim- el salladım, "gidiyorum ben genç kusura bakma" dedim, ve gittim.

Amınakoyim. Girişi gelişmeyi yaptım, sonuç yok. Sonuç şey. Köpekler güzel hayvanlardır, sevin. Sonuç şey. Yazıyorum lan yeniden.

Selametle. 

1 Ağustos 2014 Cuma

Kimse Umursamıyor

 Önce bir sigara sarayım sonra başlarım yazmaya.

 Tamamdır. Öhü (öksürme sesi). Merhabalar.

 Bayramın birinci günü kahvaltı etmek için bizden birkaç kat aşağıda oturan teyzemlerin evine indik. Ettik kahvaltımızı sonrasında ben kendi evime çıkmak istedim sigara almamıştım yanıma, kahvaltımı da etmişim sigara içmem lazım. El yalama merasimleri tamamlandıktan sonra çıktım evime sekizinci kata. Anahtarı kapı deliğine soktum, çıkırt ettirmedim daha, yanımda çocuklar belirdi, iyi bayramlar! İyi bayramlar size de dedim çıkırt ettirdim içeriye gireceğim, hala arkamda duruyorlar. Sekiz on tane çocuk. Yalnız dedim ben eve şimdi giriyorum annem yok evde. Gidiniz demiş oldum çocuklara, gittiler. Üzüldüm lan. Şeker tutsaydım çocuklara iyi olurdu aslında ama evde şeker var mı bilmiyordum hala bilmiyorum. En önde duranları tahmini altı-yedi yaşında olan kız çocuğu da pek sevimliydi. Kız çocukları mı daha sevimli olur erkek çocukları mı sorunsalında kız çocukları daha sevimlidir diyebilmek için bir örnekti bence. Ben sevmiyorum ama kız çocuklarının, büyümüş hallerindeki bana yol vermek zorundasın küstahlığı küçük hallerinde de çok sevimliyim beni sevmeli bana şeker vermelisin şeklinde hayat buluyor gibi. Daha basit anlatacak olursam, yılışıklık diyeyim. Şeker vereceksen ver vermeyeceksen sana gıcık gıcık bakar arkamı döner giderim mağrurluğu daha hoş.

 Erkeklerin ayılıklarında bahsedecek olursak bir yazı dizisi oluşturmamız gerekir belki de genç orta yaşlı farketmez, yetişkin hanımlardaki bana yol vermek zorundasın halinden nefret ediyorum. Çok kez başıma geldi, ilk onundan sonra da her seferinde bir dahakine çekilmeyeceğim ulan koyacağım omzu, alla alla yol vermek zorunda mıyım ben sana acık da sen çekil de ben kaldırımdan inmek zorunda kalmayayım... dedim. Hep çekildim.

 Uzunca bir süre insanlar okusunlar diye yazdım. Bir süredir de insanlar okumasınlar diye yazmıyorum. Şimdi ne halt yemeye yazıyorum, bilmiyorum, ne olur sormayın.

 Pek samimi bir arkadaşım chess.com üyeliğimin şifresini istemişti benden, kasayım senin hesabı puanını yükselteyim sen de daha iyi oyuncularla oyna demişti. Verdim şifreyi, öyle bir yükseltti ki puanımı, girip oynamaya çalıştığımda seri mağlubiyetler alarak, araya bir galibiyet dahi sıkıştıramayarak, satrançtan soğudum yeminle. Sonra baya baya onun ikinci hesabı oldu benim hesabım. Öyle ki dün gece benim hesaptan oynayıp kazandığı güzel bir oyunu feysbukta paylaştı. Hesap benim hesabım, nick benim. Çatır çatır oynamışım döktürmüşüm fedalar fedalar... Feysbuktaki yüzyıllık suskunluğumu bozup "ne güzel oynamışım lan" yazdım oyuna yorum olarak. Kimse de gerizekalı mal, mal, ne demek şimdi bu, aptal mısın olm sen... demedi. Hiç olmazsa sesli söylemedi.

 Saçma sapan bir sakal bıraktım. Az bıyık az çenede sakal. Beni görüp de ben sormadan önce yeni "tarz"ımla ilgili yorum yapan insan sayısı bir ya da iki oldu. Tabi ben sekiz on kişiye sordum, yakışmış mı lan, acayip durmuyor değil mi, gideyim keseyim mi... diye. Genelde olumlu tepkiler aldım, kırmak istemiyor olabilirler beni, bilemiyorum da, bu hikayede önemli olan kimsenin umursamamış olması.

 Aynı feysteki küçük yorumumu kimsenin umursamaması gibi.

 Sormayın dedim ama kendi kendime sorup cevabı araştırdım. Sanırım şu anda bu yüzden yazıyorum. Kimse umursamıyor! Kötü bir tınısı olsa da bu cümlenin, rahatlatıcı bir havası da var. Kimse umursamıyor!

 Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyorum şu sıralar. Marquez abimizden. Aylak Adam'dan beri kitap okuyamıyordum diyebilirim. Seksen sayfalık kitabı elime alıp bir ay süründürüp yetmişbeşinci sayfasında yarım bıraktığım bile oldu. Bu iyi gidiyor şimdilik.

 Bir uyuşukluk bir tembellik çöktü üzerime hatta bir pes etmişlik. Pes etmişlikten kaynaklanan bir tembellik uyuşukluk diye düzenleyeyim cümlemi, daha şık durdu böyle. Çok mühim ya. En son ne zaman sigarayı bırakmayı denedim hatırlayamıyorum. Hiç başaramadım ama denemek denememekten iyidir, savaşmak direnmektir. En son ne zaman sokağa çıkıp sırf yürümek için yürüdüm, insanları görmek için yürüdüm, yazı yazmak için yürüdüm; onu da hatırlamıyorum. Evde oturmak ve alkol almak çok daha cazip gelir oldu. Alkolle her zaman aram vardı ama, son zamanlarda tabiri caiz, bokunu çıkardım. Son zamanlar derken de son bir iki haftadan bahsetmiyorum, son bir seneden bahsediyorum yaklaşık. Pes etmiş olmaktan vazgeçmek için bir tarih belirlemek bunu bir olayın gerçekleşmesine bağlamak çelişkilidir saçmadır. Pes etmekten vazgeçeceksen, savaşacaksan hemen şimdi başlarsın buna. Değil mi? Ben yapmıyorum onu, yapmayacağım. Uyuşukluğumu da dibine kadar yaşayacağım bakalım. Önüme de bir tarih bir olay koyuyorum. Okullar açılsın hele bir...

 Ev tuttum çünkü ben. Tek başıma ev tuttum. Önümüzdeki sene çok yalnız ve çok parasız olacağım. Belki iyi gelir anasını satayım.

 Çenem düşmüş olabilir, kendimi aştım bu kadar yazarak. Yoruldum da zaten. Yetsin.