6 Haziran 2012 Çarşamba

Böö


 İnsanların hakkımda yanılmalarını seviyorum. Ama şöyle. Beni kötü bilsinler, sonra iyi olduğumu anlasınlar. Aksi durum tabii ki hiç hoşuma gitmiyor. 

 Küçüklüğümden beri karanlık bir yere saklanıp yanımdan geçen kardeşimi abimi ... "böö" gibi bir ses çıkartarak korkutmayı/şaşırtmayı sevmişimdir. Şu yaşıma geldim, yirmi yani, hala yapıyorum bazen bu çocukça hareketi. Kendimi engelleyemiyorum. 

 Konudan konuya atlayacağım ve ben sarhoş değilim, gerçekten.

 Böö yapıp da onu bunu korkutmayı hala sevmem, belki de hala biraz çocuk olmamdandır. 

 Oo, ne acılar çektim ben, öyle acılar çektim ki o biçim. Bu şaka. Ama gerçek olan çocukluktan biraz hızlı çıkış yapmam gerekti. Bazen özlüyorum. Büyüyünce anlatırız sana da dedikleri günleri. Çocuklar her şeyi bilmezler cümlesine ifrit kesildiğim günleri. Boyum şu kadarcık daha uzun olsa da parmak uçlarıma çıkmadan aynada yüzümü görebilsem diye hayal kurduğum günleri. Şimdi eğilerek bakıyorum o aynaya. 

 Karanlıkta durmak güzel, kimse seni göremez, sen herkesi görebilirsin. Canın istediğinde de böö diye fırlayabilirsin, birileri elindeki bardağı yere düşürür senden korkup sıçradığı için. 

 Aptallar daha mutludurlar ya hani. Cahiller ya da. Güzel bir söz vardı bu konuda, cahillik mutluluktur gibi birşeydi. Mutluluk mu bilgelik mi diye sorulsa insanlara, yüzde kaçı hangi cevabı verirdi acaba?

 Aptalların en büyük sorunu aptal olduklarının farkında olmamalarıdır belki. Aptal olmadığımı düşünerek kendimi de zan altında bırakıyorum bu cümlemle. Bir acayip oldu, paradoks gibi birşey oldu. Aptal olduğunu bilen adam da aptal değil midir aslında? Ya da aptal olmadığını düşünen insanın aptal olma ihtimali mevcut ve yüksek midir?

 Çok ciddiyim alkol almadım bu gece. Dün içtim, ondan iki gün önce de içtim, yarın da içerim büyük ihtimalle. Yediğim dondurmanın etkisinde miyim bilmiyorum. Birşey vardı o dondurmada.  

Şu yazıyı okuyup da "kafası güzel galiba" haricinde bir sonuç bir mesaj bir zıkkım çıkartabilen insan yeteneklidir, bunu tamamen kendi yeteneğiyle başarmıştır. Ben şimdi balkon camından salona geçip kardeşimin arkasından sessizce yaklaşıp ona böö yapacağım.

18 Mayıs 2012 Cuma

İyi Bir Berber


 Kadınların saçını kesen kişiye kuaför, erkeklerin saçını kesen kişiye berber denir. Erkek kuaförüne berber, kadın berberine de kuaför denilebilir. Kuaförlerin çalıştıkları yere güzellik salonu falan denir. Berberlerin çalıştığı yere dükkan. Bende böyledir bunlar.

 Sait Faik'in bir romanında tam hatırlayamayacağım ama berberlerle ilgili ilginç bir cümle -tespit- vardı. İyi bir berberin düşünme hızıyla makas çırpma hızı doğru orantılıdır diyordu, buna benzer bir cümleydi işte. İyi bir berber derin düşüncelere dalmışsa, kafasında kırk tane tilki dolaşıyorsa makası hızlanırmış,tıkırtıkırtıkır...

 Ben biraz ilave yapmak istiyorum.

 İyi bir berber kafamı sağa sola çevirmez, ensemden bastırmaz, boynumdan çekiştirmez. Ben zaten yirmi yaşında adamım, on-oniki senedir gidip kendi başıma tıraş oluyorum. Yani berber kardeş, sen benim saçımın neresini kesmekte isen ben zaten kafamı ona göre eğiyorum büküyorum, kaptım ben bu işi; senin çekiştirmene hiç gerek yok.

 İyi bir berber dükkanında muhabbet önemlidir. Siyaset konuşulur, hiç bir siyasetçiden memnun olunmaz, istisnasız hepsine küfredilir. Avcılık, at yarışı, futbol müsabakaları -spor değil futbol- başka muhabbet konularıdır.

 Kuaförlerle ilgili yakışıksız yakıştırmalar vardır. Genelde dizilerde, filmlerde, hatta reklamlarda kuaförler narin abilerdir, biraz kadınsı gibi.

 İyi bir berber tam aksine feci erkeksidir. Ama uyması gereken bir başka kural, erkekliğini müşterilerinden uzak tutması gerektiğidir. Daha basit söyleyecek olursak, değdirmez.

 Televizyon varsa eğer, ya "feşın tivi" açıktır ya da at yarışı kanalı. Bu önemli. Yok müzik çalıyorsa arka planda biraz daha karmaşık. İyi bir berber müzik seçimini iyi yapmalıdır. Kuaför salonlarında yabancı pop müzik çalar genelde, "hit şarkılar" çalar. Eh gidiyor o ortama o şarkılar. Berber dükkanında alaturka şarkılar çalmalıdır. Alaturka dedimse, meyhane şarkısı gibi değil, insanın üzerine kabus gibi çöken, suratını lök diye çökerten şarkılardan değil. "Esmerim, güzelim dudi dillim ben yanıyorum ..." diye giden bir şarkı var ya, eski Türk Filmlerinde çalardı genelde, o denkte şarkılar çalınmalıdır.

 İletişim çok önemli. Müşterinin ne istediğini anlamak ve uygulayabilmek. Az önce yazdıklarımın hepsinden daha önemli bu. Mesela iletişimle ilgili bir bölümde lisans veya önlisans derecesinde bir yüksekokul bitirmemiş kişilerin berber dükkanı açması yasaklanarak bu konu çözümlenebilir. 

4 Mayıs 2012 Cuma

Ben


 Yazıp yazıp siliyorum. Şu anda üç tane yazı tamamladım aslında. Üçünün de konusu birbirinden farklı, ama temelde aynı. Ben.

 Ben dünyadaki yedi milyar insanla aynı türdenim. Üç dört milyar insanla hemcinsim. Milyonlarca insanla aynı günde doğmuşum, yüzbinlercesiyle adaşım. Mutant falan değilim. Yani iki kolum iki bacağım var, gözler kulaklar hep aynı. Yine çokmilyon insanla aynı sıradan kahverengi gözler, kalın telli şekil almaz siyah saçlar. Beynim var diğer tüm insanlar gibi. Çook büyük bir kısmı yüzde kaçını kullanabiliyorsa bu organın, ben de o kadarını kullanabiliyorum. Bu kadar çok benzerlik varken farklılık iddia etmek bence büyük bir cesaret işidir.

 Çok fazla insan gibi dizilerin, filmlerin, internetteki komik videoların, çok acayip gollerin, feci kurtarışların, alkolün ve sigaranın, alışkanlıklarımın, tiryakiliklerimin kölesiyim.

 Zengin olmak istiyorum zengin olmayan herkesin istediği gibi. Bazen de yok diyorum, bu kadar basit değil, ayaküstü sistemleri yıkıyorum deviriyorum, yenilerini kuruyorum. Memleket meselelerine beş dakikada çözümler getiriveriyorum, herkesler gibi.

 Güzel bir kadın, beni seven. Mutluluk, aile, etrafta baba baba diye koşturan salaklar. Güzel bir ev, panjur rengi önemli değil, Hızlı bir araba. Saygınlık ve iyi dostluklar. Yatak odamda yatağımın hemen üstünde bir katana duruyor kınında. Dolabımda her zaman bira var. Evime gelen arkadaşlarıma neden kendine bir bira almıyorsun ha diye çemkiriyorum.

 Yüz yıl yaşıyorum, annem babam da yüz yaşına gelince ölüyorlar, biraz kederleniyorum, geçiyor gidiyor. Karımdan önce ölüyorum ve tıpış tıpış cennetin yolunu tutuyorum.

  Fazlasıyla aynıyım ben.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Bir Numaralı Teyze


 Aaa, burada da birileri yaşıyormuş, eheh eheh, ben boş sanıyordum. Belirgin bir muhabbet başlatma çabası. En sevimli gülüşümle cevap veriyorum apartman merdivenlerini temizlemekte olan teyzeye. İçeriye dönüyorum, emirler yağdırıyorum. Sen cüzdanımı getir, sen çabuk odana gir kafanı kırarım, sen benimle geliyorsun adamım, yapacak işlerimiz var, saatlerimiz ayarlayalım beyler... Kol saati kullanan kalmadı pek, telefonlarımızı çıkartıp ayarlıyoruz saatlerimizi. 

 Eh, bir su verirsiniz artık eheh eheh. Belirgin mubabbet başlatma çabasının amacı ortaya çıkıyor. Tabi canım, diye cevap veriyorum teyzeye. Mütevazi öğrenci evimizde su alımıyla ilgili küçük bir düzenleme yaptık. Herkes kendisine alıyor suyu, damacana falan yok; odama gidiyorum, beş litrelik suyumu kucaklayıp mutfağa yöneliyorum. Amcoğlu tut şu bardağı. Bir numaralı teyzeyi suluyorum. Doldurayım mı bir tane daha? Doldur diyor, bir tane de arkadaşa. İki numaralı teyzeyi de suluyorum. Ve başlıyor dualar dualar. Geliyor aminler aminler. Uzun ömürler, su gibi aziz olmalar, sınavlarımızda başarılar... Sevimli gülüşümle beraber amin diyorum tekrar. Kaybedecek zaman yok. Dualardan sıyrılıp amcoğluyla birlikte sokağa fırlıyoruz. 

 Yaklaşık on dakika sonra elimizde siyah torbalar, şıngır mıngır öten biralarla geçiyoruz tekrar teyzelerin yanından.  

 Başlıyor beddualar, zıkkım içesiceler, öğrenci değil mi hepsi aynılar. 

 Bardağın dibinde az bira vardı, haram içtiniz eheh eheh. Belirgin bir muhabbet bitirme çabası. 

 O değil de amcoğlu, su vermek çok sevapmış lan. Bira da içiyoruz ya şimdi, fitler mi sence? Bilmem ki. Hayde, en kötü günümüz böyle olsun.  

16 Nisan 2012 Pazartesi

Saat Çok Geç


 Penceremi açtım, sokağa baktım. Çağ bardağımı pencerenin dışına koydum. İçinde rakı var. Baktım öyle. Birkaç araba geçti, geçiyorlar hep.

 Acaba o da şu saatte dışarıya bakıyor mudur? Ben doğuya bakıyorsam batıya, kuzeye bakıyorsam güneye. Kuzeydoğuya bakıyorsam güneybatıya. Benim baktığım açının simetriğiyle bakıyor mudur? Doğru mu oldu bilmiyorum.  Anla işte. Yüzüme bakıyor mudur birkaç yüz kilometre öteden? Evleri barkları ağaçları otları bokları dağları taşları falanları filanları es geçip de yüzümü görüyor mudur onun yüzünü gördüğüm gibi. Sanmıyorum. Uyuyordur. Saat çok geç. 

10 Nisan 2012 Salı

İyi Vurur!


 Tetris yazamadım bari blog yazısı yazayım dedim.

 Uzaktan bir tane atamadım, tüm şutlarım kalecinin üzerine gitti, bari bir blog yazısı yazayım dedim.

 Bayadır yazmıyorum be, yazayım dedim.

 Bundan sonra okuyacaklarınız yukarıdaki üç cümlenin açıklanması şeklinde olacaktır. Yazılarım pek sistemli değildirler, buna denilebilirse sistemli diye, bu seferki öyle olacak.

 Nesneye Dayalı Analiz ve Tasarım isimli derste, Java programla dilini öğrendiğimiz bu derste dönem ödevi olarak tetris oyunu yazmamız gerekiyor. Beş kişilik bir grup tek bir oyun yazacak. Yani aslında tüm sınıfta bir iki kişi yazacak kodları, sonra herkese dağılacak o kodlar, hoca çakmasın diye ufak tefek değişiklikler yapılacak kodda, hoca da çakmayacak. Hepimiz 100 alacağız, evlerimize dağılacağız.

 Dedim ki, o bir iki kişiden biri neden ben olmayayım? Saksı mıyım ben? Değilim bence. Tamam yazamadım da hepi topu iki saat uğraştım henüz. Çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, teknik mevzular bunlar anlamazsınız da, oluşturduğum kareyi adım adım aşağıya indirebilsem devamını getireceğim. Yani birdenbire en aşağıya geliyor şekil. Olmaz, zorluk derecesi çok yüksek. O noktada tıkandım. Timer kullanarak çözebilirim belki. Belki. Ama onu da kullanamıyorum doğru dürüst. C#'ta herşey ne kadar güzeldi.

 Halı saha mevzusu. Ya maç yaptık işte, yenildik de anasını satayım, yenilsek umrumda olmuyor benim pek, şöyle uzaktan güzel bir gol takayım da, bir sonraki maça kadar "benim gol nasıldı ama" diye onun bunun kafasını şişirebileyim istiyorum. Derdim tasam bu.

 Gerçi uzaktan takamadım ama babamın bana anlattığı "futbol hikayelerinden" bir tane kazandım bugün. Babam anlatırdı, şut çekerek adamı yere düşürmüş. Harbiden çok sert şut çekerdi babam benim, göt göbek yapmadan iyice yaşlanmadan önce ve ne yazık ki ben daha küçücükken babamın halı saha maçlarını izlemeye giderdim, mermi gibi vururdu, koca koca adamlar o şut çekerken önünden çekilirlerdi. E sabıkalı tabi adam, şut çekerek birisini yıkmış. Ben de bugün birisinin gözünü morarttım. Şut çekerek. Talihine bahtına sokayım Salih. Top bu, kocaman, nasıl oldu da gözüne geldi, hadi geldi nasıl morardı o göz. Bir önceki maçta da koluna bir hasar vermiştim aynı çocuğun, çok yakın mesafeden çok sert vurmuştum, uzatma işte o eli oraya, bırak girsin, sen mi kurtaracaksın memleketi, ama yok uzatıyor elini, sonra Mert suçlu. Neyse.

 Bayadır yazmıyorum. Hemen hemen tüm yazılarımda geçen bir cümledir herhalde bu. Bayadır yazmıyorum. Neyi bekliyorum yazmak için, ampul mü? Kafada yananlardan. Sevmem ben ampul. Floresan  bekliyorum. Ya da ne bekleyebilir ki bu yazdıklarımı okuyan üç beş arkadaş. Heytobemastam'daki son yazıyı okudum ve hayata bakışım değişti diyen var mı? Yok mınakoyim ne alaka.

 Ama yazma konusundaki tavrım okuma konusundaki tavrıma benziyor. Andırıyor azıcık. Ben iki üç ay boyunca, bazen daha da uzun süre bir tane kitap okumam. Sonra bir tane kitap okurum ardı arkası kesilmez, bir iki ay sürekli okurum. Sonra yine hiç okumadan aylar geçiririm. Yazarken de öyle. Bazı aylar üç günde bir yazı yazıyorum bazen ayda bir. Şu anda çok fazla yazı yazdığım döneme girdiğimi hissediyorum, çünkü bu saçma sapan kimsenin "hayata bakışını değiştirmeyen" "kafasında şimşekler çaktırmayan" yazıyı bile düşünmeden yayınlayacağım. Ama sadece bir his bu. Belki de nisan ayının ilk ve son yazısını yazıyorum. O tek sıkımlık barutumu da yine bu yazıya harcıyorum belki. Bekleyip göreceğiz.

Düzenleme: Başlık bulmakta hep sıkıntı çekiyorum. Hep. Al sana alakasız başlık. Lisede ve daha önceki öğrenim hayatımızda vardı ya öyle sorular, yukarıdaki metne verilebilecek en uygun başlık nedir. Bu değildir. Biliyorum.