1 Ağustos 2014 Cuma

Kimse Umursamıyor

 Önce bir sigara sarayım sonra başlarım yazmaya.

 Tamamdır. Öhü (öksürme sesi). Merhabalar.

 Bayramın birinci günü kahvaltı etmek için bizden birkaç kat aşağıda oturan teyzemlerin evine indik. Ettik kahvaltımızı sonrasında ben kendi evime çıkmak istedim sigara almamıştım yanıma, kahvaltımı da etmişim sigara içmem lazım. El yalama merasimleri tamamlandıktan sonra çıktım evime sekizinci kata. Anahtarı kapı deliğine soktum, çıkırt ettirmedim daha, yanımda çocuklar belirdi, iyi bayramlar! İyi bayramlar size de dedim çıkırt ettirdim içeriye gireceğim, hala arkamda duruyorlar. Sekiz on tane çocuk. Yalnız dedim ben eve şimdi giriyorum annem yok evde. Gidiniz demiş oldum çocuklara, gittiler. Üzüldüm lan. Şeker tutsaydım çocuklara iyi olurdu aslında ama evde şeker var mı bilmiyordum hala bilmiyorum. En önde duranları tahmini altı-yedi yaşında olan kız çocuğu da pek sevimliydi. Kız çocukları mı daha sevimli olur erkek çocukları mı sorunsalında kız çocukları daha sevimlidir diyebilmek için bir örnekti bence. Ben sevmiyorum ama kız çocuklarının, büyümüş hallerindeki bana yol vermek zorundasın küstahlığı küçük hallerinde de çok sevimliyim beni sevmeli bana şeker vermelisin şeklinde hayat buluyor gibi. Daha basit anlatacak olursam, yılışıklık diyeyim. Şeker vereceksen ver vermeyeceksen sana gıcık gıcık bakar arkamı döner giderim mağrurluğu daha hoş.

 Erkeklerin ayılıklarında bahsedecek olursak bir yazı dizisi oluşturmamız gerekir belki de genç orta yaşlı farketmez, yetişkin hanımlardaki bana yol vermek zorundasın halinden nefret ediyorum. Çok kez başıma geldi, ilk onundan sonra da her seferinde bir dahakine çekilmeyeceğim ulan koyacağım omzu, alla alla yol vermek zorunda mıyım ben sana acık da sen çekil de ben kaldırımdan inmek zorunda kalmayayım... dedim. Hep çekildim.

 Uzunca bir süre insanlar okusunlar diye yazdım. Bir süredir de insanlar okumasınlar diye yazmıyorum. Şimdi ne halt yemeye yazıyorum, bilmiyorum, ne olur sormayın.

 Pek samimi bir arkadaşım chess.com üyeliğimin şifresini istemişti benden, kasayım senin hesabı puanını yükselteyim sen de daha iyi oyuncularla oyna demişti. Verdim şifreyi, öyle bir yükseltti ki puanımı, girip oynamaya çalıştığımda seri mağlubiyetler alarak, araya bir galibiyet dahi sıkıştıramayarak, satrançtan soğudum yeminle. Sonra baya baya onun ikinci hesabı oldu benim hesabım. Öyle ki dün gece benim hesaptan oynayıp kazandığı güzel bir oyunu feysbukta paylaştı. Hesap benim hesabım, nick benim. Çatır çatır oynamışım döktürmüşüm fedalar fedalar... Feysbuktaki yüzyıllık suskunluğumu bozup "ne güzel oynamışım lan" yazdım oyuna yorum olarak. Kimse de gerizekalı mal, mal, ne demek şimdi bu, aptal mısın olm sen... demedi. Hiç olmazsa sesli söylemedi.

 Saçma sapan bir sakal bıraktım. Az bıyık az çenede sakal. Beni görüp de ben sormadan önce yeni "tarz"ımla ilgili yorum yapan insan sayısı bir ya da iki oldu. Tabi ben sekiz on kişiye sordum, yakışmış mı lan, acayip durmuyor değil mi, gideyim keseyim mi... diye. Genelde olumlu tepkiler aldım, kırmak istemiyor olabilirler beni, bilemiyorum da, bu hikayede önemli olan kimsenin umursamamış olması.

 Aynı feysteki küçük yorumumu kimsenin umursamaması gibi.

 Sormayın dedim ama kendi kendime sorup cevabı araştırdım. Sanırım şu anda bu yüzden yazıyorum. Kimse umursamıyor! Kötü bir tınısı olsa da bu cümlenin, rahatlatıcı bir havası da var. Kimse umursamıyor!

 Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyorum şu sıralar. Marquez abimizden. Aylak Adam'dan beri kitap okuyamıyordum diyebilirim. Seksen sayfalık kitabı elime alıp bir ay süründürüp yetmişbeşinci sayfasında yarım bıraktığım bile oldu. Bu iyi gidiyor şimdilik.

 Bir uyuşukluk bir tembellik çöktü üzerime hatta bir pes etmişlik. Pes etmişlikten kaynaklanan bir tembellik uyuşukluk diye düzenleyeyim cümlemi, daha şık durdu böyle. Çok mühim ya. En son ne zaman sigarayı bırakmayı denedim hatırlayamıyorum. Hiç başaramadım ama denemek denememekten iyidir, savaşmak direnmektir. En son ne zaman sokağa çıkıp sırf yürümek için yürüdüm, insanları görmek için yürüdüm, yazı yazmak için yürüdüm; onu da hatırlamıyorum. Evde oturmak ve alkol almak çok daha cazip gelir oldu. Alkolle her zaman aram vardı ama, son zamanlarda tabiri caiz, bokunu çıkardım. Son zamanlar derken de son bir iki haftadan bahsetmiyorum, son bir seneden bahsediyorum yaklaşık. Pes etmiş olmaktan vazgeçmek için bir tarih belirlemek bunu bir olayın gerçekleşmesine bağlamak çelişkilidir saçmadır. Pes etmekten vazgeçeceksen, savaşacaksan hemen şimdi başlarsın buna. Değil mi? Ben yapmıyorum onu, yapmayacağım. Uyuşukluğumu da dibine kadar yaşayacağım bakalım. Önüme de bir tarih bir olay koyuyorum. Okullar açılsın hele bir...

 Ev tuttum çünkü ben. Tek başıma ev tuttum. Önümüzdeki sene çok yalnız ve çok parasız olacağım. Belki iyi gelir anasını satayım.

 Çenem düşmüş olabilir, kendimi aştım bu kadar yazarak. Yoruldum da zaten. Yetsin. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Güzel Bir Gün


 Bir yaz gecesi hayal ediyorum. Param vardır cebimde, annem köye gitmiştir; hava yaz gecelerinin olması gerektiği gibi sıcaktır ama tatlı bir esinti de vardır, sinek yoktur ama hiç. Şartlar mükemmeldir yani. Bir sürü bira almış dolaba gömmüşüm. Daha önceden almışım, şimdi kaldırmayın beni yerimden, daha önce almışım. Biralardan bir tanesini buzluğa koymuşum, önceden koymuşum onu da beş on dakika önceden. Çivi gibi olmuştur şimdi o.

 Altımda şortum var, üzerinde puma mı yazıyordu slazenger mı, rengi siyah olmalı ya da çok koyu bir lacivert, ama rengi atmış epey; iki üç sene önceydi Kipa'dan almıştım o şortu, şimdi avret yerlerimi örtmekte mora çalan cırtlak rengiyle. Üstümde. Yok birşey. Yaz gecesi diyoruz. Bir senedir filan yeni yeni filizlenen göğüs kıllarımı sergiliyorum şimdi torbalı halkının sekizinci katta ışığı açmadan oturup bira içen bir genci görebilecek olanlarına. Helal olsun o gözlere, doya doya baksınlar.

 Tuborg şişe güzel bir bira. Ama kapağına gıcığım. Çakmakla ya da bilimum alakasız aletle bira kapağı açma yeteneklerimi sergileyemiyorum bu birayı açarken, çekiştir açılsın. Çekiştiriyorum ne yapayım, pıst. Kocaman bir ilk yudum, boğazımı tahriş edecek kadar kocaman, gözlerimi yakacak kadar kocaman. Şu arkadaşı da mı çağırsaydım acaba. Siktir et, az kafa dinleyeyim, az kendimi dinleyeyim bakalım. Ah. Müzik. Şimdi kim kalkıp içeriye gidecek şarkılar ayarlayacak. Arayayım şu arkadaşı. Fıstık da alsın gelirken ibne. Ama çabuk gelsin, koşarak gelsin uçarak gelsin. Şehir içi dolmuşa binsin tamam, hayal dedikse bokunu çıkarmaya gerek yok. Müziksiz gitmeyecek pek. Yok yok. Acele etmesine gerek yok o kadar. Ne demiştim az önce. Biraz kendimi dinleyeyim. Dinlemiyor beni insanlar, ya da dinliyor gibi yapıyorlar ben dinlediklerini sanırken. Ve iyi bir dinleyici bilirim kendimi. Bakalım kendi kendime de iyi bir dinleyici olabilecek miyim.

 Yok çekilmiyor muhabbetim. Hakları var insanların. Dinleyicisin sen dinleyici kal.

 Bir kış gecesi hayal ediyorum. Nedense hayallerime gem vuruyorum. Bir yaz gecesini torbalıda bir kış gecesini sakaryada kuruyorum. Kasıtlı olarak yapıyorum bunu. Nedense dedim ya. Nedenini ben de bilmiyorum anlamını çıkartmanız için yeterliydi o. Bilmiyorum evet. Bir kış gecesi. Tuhaftır: Param var, ev arkadaşlarım evde değiller, kar yağmakta tatlı tatlı ve saat o kadar da geç değil. Ama erken de değil. Tekellerin kapanmayacağı kadar erken ve kapanmak üzere olacağı kadar geç. Onbir buçuk işte, niye uzatıyorsam. Apar topar fırlamak lazım evden. Dur ama, kafam şimdiden çakır biraz, içmişim bir otuzbeşlik votka. Kar yağarken votka içilir, normalde aram yoktur kendisiyle pek. Koşmama ve hatta hızlı yürümeme bile gerek yok aslında, niye panik yaptıysam, beş dakikalık mesafe tekel. Giy montunu giy boyunu, kat kat giyin, fırla evden ve acelen olduğu için değil alışkanlık edindiğin için hızlı hızlı yürü. Bir otuzbeşlik daha al ama şişesi güzel olanlardan, daha köşeli gibi olanlardan, en önemlisi mont cebine sığanlardan. Kattım mı votkamı cebime. Kattım. Ver elini. Bilmiyorum işte, orası güzel zaten.

 Yürüyorum şimdi, daha önce girmediğim ara sokaklara giriyorum, kar topu oynayan insanlar görüyorum, amma neşeli. İçerim bu neşeli hadiseye bir yudum. Azıcık üşüdüğümü mü hissettim, çakarım bi yudum daha. Otuzbeşlik sokaklarda bitiyor. Evin yolunu zar zor bulup, evimin sıcağıyla karşılaştığım anda hissediyorum aslında ne kadar üşüdüğümü. Siktir et. Güzel bir gün daha yaşadım. 

5 Şubat 2013 Salı

Alçak Adamın Günlüğü


Senin halin de bir tuhaf köpekçik. Dedenin dedesinin dedesinin dedesi, belki de bir Jack London romanında kendisine yer bulmuştur, kızakları çekmiştir, diğer köpeklerle kızak çekme işinde liderlik için kavgaya tutuşmuş, karı kazarak inşa ettiği sığınağında uyumuştur. Sen. Burada Barış Yapı’nın önünde sabah ezanını duyunca uluyorsun. Tuhaf.

 Aslında biraz çekiniyorum senden, tedirgin oluyorum. Bir yandan varlığın bana güven veriyor bir yandan rahatsız ediyor gibi, karmaşık duygular besliyorum sana karşı. Neden güven veriyor mesela. Evcil ve hatta sırnaşık yetiştirilmişsin her halinden belli, problem çıkarmadın bana hiç, bazı densiz sokak köpeklerinin aksine. Bir keresinde densiz sokak köpeği densizlik sınırlarını zorlayarak muhtemelen birkaç damla sidiği benim evimin muhitinin kendisine ait olduğu konusunda argüman göstererek beni evime sokmamaya yeltenmişti.  Gece gece tatsızlık yaşadık onunla, ağza alınmayacak laflar söyledim ki saygılıyımdır sokak köpeklerine. İşte sen bu saygıdeğer sokak köpeklerinden densiz olanlarını evimin muhitinden uzak tutuyorsun.  Rahatlatıyor beni. Bir yandan da tam rahat olamıyorum sana karşı, höt desen bana bir gün ya da daha aşina olduğun sözcükleri kullanıp hav desen uzun yıllar önce yendiğim köpek korkumu canlandırabilirsin gibi geliyor. Bir temas kuraydık seninle, bir el-pati sıkışaydık, hop kızım/oğlum geh geh muc muc dedikten sonra yanıma yanaşaydın, ben kafanı okşarken sen kuyruğunu sallayaydın… daha rahat olurdum. Bir zoofilinin günlüğü gibi görünüyor olabilir ama alakası yok.

 Sayamadığım kadar günden sonra ilk kez kafamın güzel olmadığı bir gece yaşıyor olmamın yan etkileri belki. Kafam kabul gören yükseklikte. Alçakta yani. Yüksek ve alçak sözcükleri, birbirinin zıttı olan bu sözcükler hemen her yerde sırasıyla iyi ve kötü olarak kullanılır. Misal, yüksek yerlerde tanıdıklarım var, gibi ya da alçak adam, gibi. Kafam yüksek diyince kötü bir şey mi söylemiş oluyor insanlar iyi bir şey mi, kişiden kişiye ortamdan ortama değişir tabi de, kafam alçak dediğimde mesela ben şimdi. Kendime hakaret ediyor gibi mi oluyorum? Başlığı da buldum. Alçak Adamın Günlüğü. Low Man’s Lyric çakması. İdare edin. 

3 Ocak 2013 Perşembe

Başlık Benim Köpeğim Olsun

 Keyifli olduğum için yazdığım yazılar, keyifsiz olduğum için yazdığım yazılar, yazmış olmak için yazdığım yazılar, uzun süredir yazmıyorum sırf diye yazdıklarım... Yapacak daha iyi birşey bulamadığım için yazdığım da olmuştur. Bu da onlardan olsun.

 Birkaç kitap okudum, birkaç film izledim. Onlardan bahsedebilirim. Rıfat Ilgaz-Karartma geceleri. Bundan bahsedersem hem okuduğum kitap hem izlediğim film başlıklarını tek seferde halletmiş olurum. Çok güzel kitap, güzel film. Kitapta olmayan bazı sahneler filmde var. Sevişme sahnesi gibi mesela. Çekildiği yıllarla ilgili olabilir belki bu, belki de değildir. Kitapta olan çok şey filmde yok, bu da gayet olağan; eleştirmiyorum. Rıfat Ilgaz okunmalı daha, Sabahattin Ali'den çok yerde bahsediliyor kitapta, övgüyle, bir de Sabahattin Ali okumalıyım gibi.

 Nazım Hikmet-Yeşil Elmalar. Beklentilerimin altında bir kitaptı. Klişe gibi başladı kitap, bu rahatsız ediciydi, sonra da fazla beklenmedik klişeden epey uzak olaylar gelişti, o olaylar o kadar klişeden uzaktılar ki, yine rahatsız oldum. Girişi ile gelişmesi sonucu birbirine bu kadar zıt, klişe ile saçmalık arasında ilerleyen bir hikayeyi yine de o kadar iyi anlatmış ki Nazım Hikmet. Pek de düşük bir not veremiyorum. Belki saygımdan belki pozitif önyargımdan. Önyargının pozitifi olur mu, olur gibi. Nazım Hikmet romanı okumak isterseniz niyetlenirseniz gözüm kapalı önerebilirim Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim'i. Boş zamanınız bol ise, okuyacak başka birşey bulamazsanız Yeşil Elmalar da okunur gibi, zaman kaybı diyemem.

 Gazap Üzümleri çok iyiydi. Yıllar önce lisede edebiyat ya da dil ve anlatım ya da o sıralar hangi isimle görüyordu isek o derste, hocamız ayak üstü kitap özetlettiriyordu bize. Yani Mert kalk anlat bakalım okuduğun bir kitabı... şeklinde gelişiyordu olay. Ayağa kalkıyordu Mert, kalktım gerçekten, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'ndan bahsettim üç-beş cümle. Üç-beş, o kadar. Bir hanım kızımızı kaldırdı hoca, ismini de hatırlıyorum kızın da gerekli değil gibi, anlat bakalım dedi, kız başladı anlatmaya. Gazap Üzümleri'ni. İyi ki hafızam o kadar da iyi değil, teşekkürler alkole! Anlatmıştı kız, hiç hatırlamıyordum kitaba başlarken. Ama hocanın gözlerinin nasıl parladığını hatırlıyorum Gazap Üzümleri ismini duyunca. Güzel bir önyargıyla başladım o kitaba da yani. Kitabın sonu biraz eksik gibi, ucu açık gibi idi, yazarın tercihi mi acaba bu diye düşündüm ama işkillendim de, basımda mı hata var acaba diye. İnternetten kitabın muhtelif insanlarca çıkartılmış özetlerini okudum, birkaç farklı, benim okumadığım olay geçiyordu o özetlerde. Şimdi yine Remzi Kitabevi yine John Steinbeck okumaktayım. Bitsin bakalım yine kurcalarım özetleri. Kocaman paragraf oldu, Gazap Üzümleri'nden pek bahsetmedim. Çok güzeldi işte.

 Son zamanlarda izlediğim filmlerden Children of Men ya da Being Flynn'den bahsedebilirim gibi. Children of Men ilginç bir hikaye idi. Distopya diyorlar ya. En son 2009 yılında bir bebek dünyaya gelmiş, sonra tüm dünya kısır. Yıl olmuş 2027. Ve olaylar gelişir diyip spoiler vermekten kaçınayım. Spoiler da gıcık bir sözcük idare ediverin. Being Flynn'i sadece Paul Dano ismindeki genç aktör için izledim. There Will be Blood ve Little Miss Sunshine filmlerinde dikkatimi çekmişti, beğendiğim bir aktör. O var diye indirdim epey yüksek kalite, iki hafta sürdü indirmem, başladım izlemeye. Hikaye de gayet hoşuma gitti, ilgimi çekti. Yazar olmak isteyen genç adam. Bir filmin hoşuma gitmesi için yeterli sebep olabilir bu konu.

 Yazıyı hala okumakta olan varsa uyarayım bu kafada devam edecek bu yazı, az sonra da derslerden sınavlardan bahsedeceğim. Ne kadar parasız olduğumu da anlatırım gibi, birkaç kişisel günlük olaydan bahsederim belki yazdıkça aklıma gelirse. Uyarıyorum.

 Cebimde on üç lira para var. Yeni açılmış bir paket Anadolu'm var. İlk Anadolu paketim bu sene. Yani kötü espri yapmıyorum 2013'e girdik diye demedim "bu sene" diye. Epeydir almıyordum Anadolu, o kadar parasızlık çekmemiştim. On üç lira. Ayın yedisine kadar yetmesi gereken on üç lira. Okula gidip gelmek gerek iki kere daha, sınavlar olmasa dolmuş parasından tasarruf etmek için okula gitmeyiverirdim de, o kadar da tutumlu adamımdır da. Sınav. Gideceğiz mecbur. İki gidiş geliş eder beş lira. Kaldı mı sekiz. Bi' paket daha Anadolu alsam, zam da gelmiştir merete. Altı lira olmuştur herhalde, kaldı mı iki. İki ekmek alsam. Bu gece bir arkadaşımın ekmeğini tırtıkladım, ödemeliyim. Ayın dördünü bitirir beşine girerken sıfırı tüketmiş olurum. İşte tam bu açıklamayı babama yapıp bi' yirmilik fişeklesene be babacım demeliyim gibi. Yoksa olmaz.

 Dersler. Boktan. Bu paragraf da bu kadarcık olsun.

 Bu yazı da bu kadarcık olsun. 


 

7 Aralık 2012 Cuma

Yan Basmak

 Geçtiğimiz yaz bir halı saha maçında sakatlanmaya çok yaklaşmıştım. Dengesizce, orantısızca güç kullanan irice bir arkadaş beni tellere yapıştırmıştı. Şu kalçadaki kemiğin adı neydi, leğen kemiği mi, hala acıyor o kemiğim. Sakatlanmadım ama. Ama. Bu sefer başardım sanırım.

 Yan bastım. Neye? Diye sorup gevrek gevrek sırıttı bir arkadaş derdimi anlatırken. Suni çime yan bastım. Sunni mi suni mi? Yok sünni. Protestan.

 Buradan mutfağa gitmem gerekiyor çay doldurmak için, severim çünkü çayı. Epey uzun sürüyor yolculuğum. Ayağımda bandaj  bandajın altında bence güzel güzel kokan bir merhem tabakası ile oturuyorum evimde. Önümüzdeki bir kaç gün için de planım bu, mecburi olarak.

 Arkadaş refakatçılık ediyor bana şimdi. Bandajımı merhemimi gitti o aldı eczaneden. Bir kaç da tavsiye aldı eczacı hanım teyzeden. Gerçi bilmiyorum yaşını ama gözümde orta yaşlı, düz saçlı, saçları atkuyruğu şeklinde toplamış, gözlüklü bir teyze belirdi. Tabii ki beyaz önlüğüyle. Antrikot demiş hanım teyze, bir de zeytin çekirdeği. Dövecekmişim zeytin çekirdeğini, sonra antrikot et ile beraber ayağıma saracakmışım bandajla, iki gün çıkartmayacakmışım ayağımdan, alırmış şişini. Antrikot pahalı bir şeydi. Tavuk döner sarsam ben? Denenebilir.

 İşin kötü kısmı bu refakatçı arkadaşa dün maç esnasında artistlik yaptım ben. Sakatlanınca, yan basınca bir beş dakika oturdum kenarıda, bu arkadaş da sadece izlemek için gelmişti bizimle, benim yerime oyuna girdi. Beş dakika sonra seslendim, gel len buraya dedim, ben sakat halimle iyi oynarım senden dedim, çekil şuradan dedim. Bu sabah da bilader dedim, yürüyemiyorum ben dedim, vay anam vay dedim, ah uh dedim, eczaneye kadar dedim, gidiversen ha dedim. Gitti sağolsun.

 Bugünlük de bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Bu aylık da olabilir, bilemiyorum, hep beraber göreceğiz.

22 Kasım 2012 Perşembe

Kafam Olmuş Diferansiyel Denklemler

 Çok fazla değil de az da denilemeyecek bir süre diferansiyel denklemler vize sınavıma çalıştım. Sabaha kadar çalıştım, sabaha kadar diyince daha bir etkili oluyor gibi, akşam dokuzda uyandığım için akşama kadar çalışmam mümkün değildi o yüzden sabaha kadar çalıştım. Cümle cümle bir sonraki olayı anlatmam gerekirken geriye gidiyorum; akşam dokuzda uyanmadan önce rüya gördüm ama hatırlamıyorum, rüyayı görmeden önce uyudum, rüya görmenin ilk şartıdır herhalde uyumak, herhalde, emin değilim. Uyumadan önce yüzüklerin efendisi izliyordum yine, veri yapıları sınavına girip sorulara bakıp gevrek gevrek sırıtmayı mışıl mışıl uyumaya tercih edemedim. Neeyse.

 Çalıştım çalıştım ne oldu? Bir halt olmadı, ilk yedi haftanın konusuna gayet iyi çalıştım, sorun bir bernoulli denklemi çözüvereyim ama sormadı hoca. Tüm soruları mı sekizinci dokuzuncu haftadan sorması gerekliydi, bilmemkaç senedir üniversite okuyor olmama rağmen hala kuralları öğrenemedim mi yoksa, halt yiyen ben miyim, bilemedim. Çıktım sınavdan, bir sigara yaktım. Dolmuşa binmem gerekliydi, dolmuş kalkıp gidecekti, tam bitirmedim sigaramı, attım. Dolmuş çarşıya kadar giderse bir lira yirmi beş kuruş ücret alıyor, öğrenci. Çarşı mesafesinin yarısı kadar olmayan benim evime ise bir lira on beş kuruş, arada on kuruş oynuyor. Pek alışık olmasam da parayı uzatırken belirttim, bir lira on beş kuruşluk yolcu olduğumu, on kuruş para üstümü de arsız arsız bekledim. Ne arsızı yahu? Anormal bir şey değil ki bu.

 Manav marketin en sevimsiz sahibi ile burun burunaydım işte. Bu değil de büyük ihtimalle kardeşi olan bir abi var o iyi, hoşsohbet bir insan. Bir keresinde kendisiyle kula marka maden suyu muhabbeti yapmıştık. Bulamayınca sormuştum, yok mu kula diye, bir yarım saat askerlik anılarını dinlemiştim sonra. Sakarya'nın olağanca esafı askerliğini İzmir'de yapmış olmalı. Yok ama biliyorum Kula Manisa'ya bağlı, biliyorum. Domates. Domates alacaktım da. Ama onlar üç lira bak bunlar bir yetmiş beş... Daha pahalı olan domatesten aldım. Niye almayayım ki, sanki tonla alacağım, bir kiloda bir lira yirmi beş kuruş fark edecek, zaten dolmuşta on kuruşunu kurtardım. İki tane de biber üç tane de soğan alayım. Bir tane de beş litrelik su. Ha bir de kısa winston. Kutu mu? Kutu olsun. Bugün o kadar da sevimsiz değil bu adam. Hayret.

 Kompozisyon net. Eve gidilecek, menemen yapılacak, üstüne sigara içilecek. Sonra bir sigara daha, bir çay daha içilecek. Birkaç sigara süresinden sonra -aralardaki bekleme süreleri de dahil- bloga girilecek, sırf uzun süredir yazı yazılmıyor diye bir günlük yazısı yazılacak. Sonra uyunacak. Ne gıcık bir paragraf oldu bu böyle. Ecek acak. Kaçtım ben.